OSMANLI'DA MUSİKİ
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
Osmanlı'nın musiki birikimi nasıl oluştu?
Türk musikisi klasiklerinin elde bulunan en eski örneklerini, Osmanlı
devletinin kuruluş yılı olarak kabul edilen 1299 tarihinden yaklaşık
olarak 400 yıl öncesine kadar dayandıran görüşün taraftarları az
sayıda değildir. Ancak o dönemlerden başlayarak Osmanlı devletinin ilk
birkaç yüzyılını da içine alan uzun tarih dilimi içerisinde Türk
musikisi sanatı için, kimliğini kesin hatlarıyla ortaya koyduğundan,
bir sanat olarak alt yapıyla ilgili oluşum süreçlerini
tamamladığından, temellerini ve geleneğini tam anlamıyla kurmuş
bulunduğundan söz edilemeyeceği açıktır.
Esasen tam yerleşik bir hayat tarzının, daha doğru bir ifadeyle
"şehirleşmiş olmak"la ilgili bir kültürün uzantısı olarak kabul
edilmek gereken Türk klasik musikisi için sözü edilen dönemler,
devletçikler ve beylikler biçiminde teşkilatlanmış bulunan Türk
topluluklarının, henüz, devletleşme yolunda siyasî alt yapılarını
oluşturmaya yönelik büyük çaplı çabalarının sürdüğü yıllardır. Önce
nispeten küçük yapılı teşkilatların güçlü ve büyük olana biat etmesi,
daha sonra da güçlenmiş yapılar olarak fetihler yoluyla coğrafyada
genişlemek görüntüsünü veren bu yüzyıllar içerisinde "askerî ve siyasî
olan"ın yanı sıra her ne kadar sanat ve kültürle ilgili yapılarda
"medeniyet" çapında/derinliğinde gelişme ve temelleşme süreçleri
yaşanıyor olsa da, Türk musiki sanatının gerçek ve temelli biçimde
gelişme ve yükselme trendini yakalayabilmesi için en azından 1453
yılının beklenmesi gerekecektir.
Geçen zaman içerisinde İstanbul'un fethine kadar Türk'lerde musiki
sanatı için "zayıftı" veya " yoktu" demek, elbette ki mümkün değildir.
Hatta 1450'lere kadar geçen süre zarfında, Türk klasik musikisinin
vazgeçilemez nitelikli büyük ustaları bestekârlık vadisinde eserlerini
vermeyi sürdürürken, musiki nazariyatı konusunda yoğun bir yazma ve
geleceğe yazılı eser bırakma faaliyeti -IX. Yüzyıldan itibaren-
gözleniyordu. el-Kindî (805?-875?), Fârâbî (870-950), İbnü Sînâ
(980-1037), Safîyüddîn Abdü'l-mü'min Urmevî (1237-1294), Merâgalı
Abdülkadir (1360-1412) ve Lâdikli Mehmed Çelebi (?-1500?) gibi dönemeç
taşı niteliğindeki musiki âlimi ve bestekârların amelî ve nazarî
eserleri şahsında bir yolculuğu sürdüren Türk musikisinin dokusu,
rengi ve lezzeti, Türk kültür ve medeniyetinin zirve noktasını
yakaladığı XVII. ve XVIII. yüzyıllara varıncaya kadar tabii olarak,
kültürel ve sanatsal odakları bünyesinde sürükleyen hâkim siyasî ve
sosyo-kültürel yapıların coğrafik anlamdaki değişikliklerine, kültürel
nüans farklılıklarına ve hayat biçimlerine paralel bir çeşitlilik
gösteriyordu. Hatta İstanbul'un fethinden sonraki yıllarda eserler
vermiş olan büyük bestekâr Gazi Giray Han'ın (1554-1608) eserleri
dahi, Türk musikisinin zirve devirleri olan XVII. ve XVIII.
yüzyıllarda ifadesini oluşturan ana damara ait özel dokuyu, rengi ve
lezzeti verebiliyor olmaktan -tabii olarak- epey uzağa düşüyordu.
Türklerin, İstanbul fethedilip bu "müjdelenmiş" beldede yerleşip
yaşamaya başladıktan sonra gerçek anlamda şehirleşmiş oldukları
üzerine şüphe duyulamayacağı açıktır. Bir şehir musikisi olan Türk
klasik musikisi de bu paralelde temellerini tam anlamıyla kurmaya ve
özel geleneğini oluşturup kimliğini belirgin hatlarla ortaya koymaya
başlamıştır. Bu süreç de kısa sayılamayacak bir zaman zarfında
gerçekleşecek, Türk klasik musikisi zirve noktasını ve aslî mayasını,
XVII. yüzyılın sonlarında, XVIII. yüzyıla doğru, Buhûrî-zâde Mustafa
Itrî Efendi'nin (1640-1712) şahsında somutlaşan bir musiki ikliminde
ve kıvamında tutturacaktır.
Musikinin devirler arasındaki intikalinde "Meşk" faktörü
Peki, bu sırada geçen her günle nitelik ve nicelik bakımından
büyüyerek gelen ve gelişen musiki sanatına ait birikim, bir dönemden
ötekine nasıl intikal ediyordu? Nazarî nitelikli eserler bir yana
bırakılacak olursa, Türk musikisine ait hayatiyetin en canlı
göstergesi olan yani "amelî musiki" demek lâzım gelen bestelenmiş
musiki eserleri, oldukça lokal bir özellik arz eden tek tük "yazılarak
kaydedilme" yani notayla zapt edilme keyfiyetinin dışında bir intikal
seyri takip ediyordu. Bir musiki eserinin yaşanılan günden gelecek
günlere devri için gerekli olan cihaz, Türk musikisi geleneğinde
yazarak kaydetme biçiminde değil, insan hâfızasına emanet etme
şeklinde gelişiyordu.
Aslında Türkler, tarihin çok eski çağlarından başlamak üzere "musikiyi
yazmak" için çeşitli notalama sistemleri geliştirmiş ve bu sistemleri
kullanmışlardı. Osmanlı döneminden çok gerilerde, meselâ Çağatay
Türklerinin Ayalgu adıyla; Uygur Türklerinin ise alfabelerinden
geliştirmiş ve kullanmış bulunduğu -özel adı meçhul- nota sistemlerini
kullandığı biliniyordu. Sonraki yüzyıllarda da Kutbünnâyî Osman Dede
Notası, Şeyh Nâsır Abdülbâkî Dede Notası, Ali Ufkî Notası,
Kantemiroğlu Notası ve Hamparsum Notası gibi -mucitlerinin adıyla
anılan- nota sistemlerinin varlığı, bizzat, musikinin yazıya
geçirilmesi konusunda bir ihtiyacın duyulduğunu açıkça ortaya koyuyor
gibi görünmekle beraber, bu musiki yazısı sistemleri, çoğunlukla,
nazarî nitelikli eserlerin ameliye sahasıyla pek fazla iç içe geçmeyen
-nisbî anlamda- dar dünyası içinde sıkışıp kalmıştı. Bu konuda baskın
olan hareket tarzı, şifahî olandan yana; yani "meşk" geleneğine bağlı
biçimde yürümüştür. Yani Türk musikisi, tarih içindeki yolculuğunun
genel seyri itibariyle "sözlü geleneklerle kendini üreten bir sanat
olarak varolmuştur".
Türk kültürünün en temel ayırt edici vasıflarından biri olan "şifahî"
özelliği, musiki sanatında adına "meşk" denen cihazı geliştirmiş
bulunuyor ve Türk musiki sanatı, ses sisteminden ritm özelliklerine
kadar sahip bulunduğu bir çok farklılığın yanında, eserlerinin zaman
içerisindeki yolculuğunu yazıya değil de "nisyân ile mâlûl" olduğunu
derinden idrak etmiş olduğu halde "hâfıza-i beşer"e nasıl olup da
emanet edebiliyordu? İşte bu soruya soğukkanlı biçimde yaklaşılarak
verilecek doğru cevap, Türk musikisi felsefesinin en temel kavrama
noktalarından birini oluşturmaktadır.
"Parça, bütünün habercisidir"
Türk musikisinde meşk kurumu, bu sanatın yazısız anayasa kurallarından
biri ve belki de en önemlisi olarak XX. yüzyıla kadar belirleyici bir
disiplin biçiminde varlığını sürdürmüştür. Meşk, sistematik bir olgu
halinde beliren kimliğiyle, Türk klasik kültürüne ait evrenin, kendine
has bir şifreleme düzeniyle alt birimlerinin her dalına şâmil olarak
kurguladığı dünya görüşünün, "musikinin intikali" formasyonuna
yüklediği kaçınılmaz, tabii, belirleyici ve bağlayıcı özellikleri göz
ardı edilemez bir görevdir.
Musikinin devirler arasındaki intikali meselesinde 'niçin yaygın bir
biçimde nota kullanılmamış olduğunu' soran ve bunu bir zaaf olarak
görenlerin temel hareket noktasını, tarih içinde "unutularak
kaybedilen eserler" ve "günümüze değişerek/değiştirilerek ulaşabilmiş
eserler" konusu oluşturmaktadır. Yani eğer nota yaygın biçimde
kullanılmış olsa idi, meselâ Itrî'nin sayısı 1000'i aştığı bilinen
kayıp eserleri diye bir mevzu olmayacak; ve yine meselâ Ali Ufkî
Bey'in (1610?-1685) kendi icadı olan nota sistemiyle zapt ettiği
eserler günümüzde nasıl icra edilebiliyorsa, muhtemel sayısı on
binlerle ifade edilebilecek kayıplar yaşanmayacak, şimdi o hazineye
sahip bulunuyor olacaktık. Ayrıca bugün Türk klasik musikisi
repertuarına ulaşmış bulunan ama "sıhhatinden endişe duyulan"
eserlerden bahsedilmeyecek; meselâ Dede Efendi -muhal farz- mezarından
kalkıp gelse "Bu Sultânîyegâh beste benim eserim olamaz! Ne kadar
tahrif etmişler!" değil de "Evet, bu çalınan ve söylenen benim
eserimdir!" diyecektir!
İşte bu noktada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus öteden
beri atlanmakta ve bunun sonucunda da büyük bir yanılgıya
düşülmektedir. Eğer ortada kurumlaşmış ve genel kabul görmüş bir olgu
varsa, yani asırlar boyunca sistematik bir biçimde intikal
formasyonunu yerine getirmiş bir meşk kurumu yaşamışsa, bu sanatın ait
bulunduğu sistem, eserlerin zaman içerisindeki yolculuğunun
"değişerek" gerçekleşmesini öngörmüş demektir. Bir başka ifadeyle bu
sistem, eserlerin kuşaklar arasında devredilirken uğradığı muhtemel
değişiklikleri peşinen kabul etmiştir.
Burada ilgi çekici bir ayrıntının da göz ardı edilmemesi
gerekmektedir: Sistem, çıkış noktası açısından "anonim olmayan" bir
yapıya "anonim" bir boyut kazandırıyor ve söz konusu eserlere, içinden
geçtiği her dönemin lezzetinin katılarak esasını muhafaza etmesine
rağmen sürekli değişen, değişerek gelişen bir dinamizmin aşısını
tutturuyordu. Durum, yalnızca musiki sanatı için böyle değildi;
sanatın başka dallarında da aynı öngörünün varlığı müşahede
edilebilirdi. Meselâ, Türk klasik sanatının önemli bir dalı olan
"Hayâl Perdesi"nin, yani "Karagöz"ün konularında ve ayrılmaz bir
parçası olan musikisinde de durum, burada bahsedilenle paralellik arz
etmektedir. Karagöz'ün musikisi, eskiyi mümkün mertebe muhafaza
etmekle beraber, daima içinden geçtiği devrin musikisinden ve musiki
anlayışından da nasiplenerek her dem tazelenir. Söz konusu şifreye ait
mantığın, bileşik kaplar kanunu gereği, bu iki örnek sanat dalında
aynı biçimde işlediği dikkat çekicidir.
"Unutularak kaybolan eserler" meselesi ise aynı sistemin peşinen kabul
ettiği ve yine öngördüğü katı ama gerçekçi bir doğal seleksiyon
sürecinin bir ifadesi olarak gözükmektedir. "Gerçekten sağlam ve iyi
olan yaşar, zaafları olan silinir" şeklinde özetlenebilecek olan bu
peşin kabul ve öngörünün sonuçlarına göre, Yahyâ Kemâl'in Itrî
şiirindeki "Saklamış kaza ve kader belki binden ziyade bestesini"
mısrâında dile gelen ve sonraki yıllarda geniş bir entelektüel taban
bulan yakınış, aslında şâirâne bir hassasiyetten ibarettir. Bu duruma
üzülünebilir ama çok büyük kayıplarımızı olduğu biçiminde bir
düşünceye saplanıp asla feryat etmemek gerekir. Çünkü asırlara
mâlolmuş tabii bir sistemin doğruluğunu/yanlışlığını tartışmanın
pratik bakımdan hiçbir faydası bulunmaması bir yana, böyle bir
yaklaşımla, endâzeyi kaybetmek gibi bir strateji yanlışlığına
düşüldüğü âyan beyan ortadadır. "Nazariyeler, ameliyelerden doğar"
ölçüsünün verdiği soğukkanlılığı elden bırakmamak, sistemi doğru
algılayıp sonuçları bu ölçüye göre değerlendirmek gerekmektedir. Yani
Itrî'nin kaybolan 1000'den fazla eserinin hiçbiri, emin olunması ve
hiç kimsenin şüphesi bulunmaması lâzım gelir ki, bir Nevâ-Kâr veya
Hisâr Beste'si resânetinde bulunmadığı için bugün meçhuldür. "Parça,
bütünün habercisidir" şaşmaz ölçüsüne göre elimizdeki 40 civarındaki
eseriyle Itrî, musikisinin haşmetinden fazlasıyla haber verebilmekte,
sadece bu eserleriyle bir âbide olarak kültürümüzdeki müstesna yerini
silinmez biçimde belirlemektedir.
En özet biçimiyle, bugün Türk musikisi repertuarında bulunan klasik
eserler, Kapadokya bölgesindeki peri bacalarının oluşum sürecini çok
hatırlatan varlıklarıyla, bütün bir Türk musikisi tarihine ait
eserlerin zamana karşı en sağlam durabilmiş olanlarıdır. Bu, sistemin
kendi yapıtaşlarının en başta gelen ve en tabii özelliği olarak
değerlendirilmesi gereken dayanıklılık testinin adı ise "meşk"tir.
İntikal geleneğinde kopuş süreci
Türk musikisinin tarihî seyri içerisinde herhangi bir şekilde ve
boyutta ne kadar nota sistemi kullanılmış olursa olsun, bunların esasa
tesir etmeyecek lokalize süreçleri ifade ettiğini belirtmiştik. Türk
musikisi geleneksel kültürünün altın çağını yaşadığı III. Selim Han
Dönemi'nde , bu belirleyici etkisi tartışılamaz döneme adını veren
usta musiki adamı Sultan Selim-i Sâlis'in (1761-1808) etrafında
topladığı musiki âlimlerini âdetâ tazyik edip "nota icat etmelerini"
ferman buyurmasıyla, olumlu sonuçlar alınan çalışmalara gidilmiş,
fakat başta Hamparsum Notası sistemi olmak üzere XX. yüzyıla kadar göz
ardı edilemeyecek bir yaygınlıkla kullanılmış olmasına rağmen bu "yeni
âdet"lerin hiç biri "meşk"in geleneksel yerini tam anlamıyla
alamamıştır. Hatta XXI. yüzyıla çok yaklaşıldığı bu günlerde bile
"meşk", -küçük değişikliklerle, fakat esâsını daima koruyarak- Türk
musikisi eğitim sistemi içinde geçerliliğini hâlâ canlı biçimde
sürdürmektedir.
Adı geçen "altın çağ"ın üzerinden uzun bir zaman geçmeden, -o kadar
ki- adı bu dönemin belli başlı şahsiyetleri arasında ilk sıralarda
anılan Hammâmî-zâde İsmail Dede Efendi (1778-1842) henüz hayattayken,
geleneksel Türk musikisi hızlı bir gözden düşüş yaşamaya başlayacak,
"bir inkırazın acı çığlığı", "Artık bu oyunun tadı kalmadı!"
yakınışında kendini ele veren yeni bir döneme adımını atmış olacaktı.
Baş döndürücü bir kimlik değişimi veya yeni bir kimlik kazanma uğraş
ve telâşının sebep olduğu derin kültürel ve toplumsal sancının vurduğu
ilk kurumlardan biri, 1826'lar Türkiye'sinde, hiç şüphesiz ki
geleneksel musikidir.
Gerçi bu vurgunun ilk işaretleri, Saray'ın, Topkapı yarımadasının,
ihtişamı sâdeliğinde mahfuz o lâtîf ve insanî mimarî çizgilerinden
kopup Balyan ailesinin yed-i zevkiyle inşâ ettirilen mukallit ve
ruhlara ezâ verici Dolmabahçe sarayı cenderesine kendini attığı ândan
itibaren sinyallerini vermeye başlamıştır. Artık kılık ve kıyafet
nasıl damdan düşer gibi ve sersemletici bir biçimde değişikliğe
uğruyor, nasıl Mehterhâne-i Hâkanî lağvedilip yerine Muzıka-yı Hümâyûn
kuruluyorsa, aynı şekilde Dede, Hâşim , Ârif, Rifat ve benzerleri gibi
yerli "Bey" ve "Efendi"ler, yerlerini yavaş yavaş Donizetti ve
Guatelli gibi ithal ve kondurma "Paşa"lara terk ediyordu. Kısacası,
Dolmabahçe'yi Topkapı'ya, Dede'yi veya Ârif Bey'i Guatelli yahut
Donizetti Paşa'lara tercih eden bir rüzgâr esiyordu. Huzûr-ı Şâhâne'de
artık Fasl-ı Ferahnâk'ler icra edilip Halîfe-i Rû-yi Zemîn'e "Kâr-ı
Sûr-ı Şâhî"ler ithaf edilerek İhsan-ı Şâhâneler alınmıyordu. Artık
devir, incesaz ve fasıl heyeti yerine Orkestra'nın, Ortaoyunu ve
Karagöz yerine opera ve tiyatronun devridir.
Geleneksel Türk musikisinin önce kumalı bir evlilik hayatına
zorlanması, peşinden de tam anlamıyla ikinci plana atılıp sonunda
evini terke mecbur bırakılmasından sonra gidebileceği yer, elbette ki
Topkapı Sarayı olmayacaktır. Çünkü o defter artık kapanmıştır.
Evlâtlarını Dârüleytam'a bırakmak çaresizliğinde kalmış düşkün dul
gibi, Geleneksel Türk musikisi, yaşamak ve yetişmek mecburiyetinde
olan ve parlak bir istikbal vâdeden bir çok çocuğunun bir kısmını
kendisini asıl besleyen kaynağa, Mevlevîhânelerin emin ellerine terk
edecekti. Bu tehcîrin diğer bir kısım mağduruna ise aslında bir Türk
musikisi okulu olarak kurulmuş bulunan fakat gelecek yıllarda ülkede
esen rüzgârların etkisiyle Türk musikisinin bir sığıntı olarak lütfen
kabul edildiği Dârülelhân ve Şehzâdebaşı'ndaki Direklerarası ortamı
kucak açan mekânlardan biri olacaktır. Kendisi de kara gün dostu,
vefâkâr gün görmüş eyyam geçirmiş paşaların, vezir ve vüzerânın
konaklarına sığınmıştır. Artık onun hayatiyeti resmî değil sivil
ellerin himmetiyle mümkündür. Ama içini ferahlatan tek teselli
kaynağı, göz nûru çocuklarının içinde bulunduğu neşv ü nemâ
imkânlarıdır. Eski şâşaası içinde olmasa da onlar tekkede ve halkın
arasında, yani bu işin asıl kaynağının içinde, sessiz, derinden ve râh-
ı kadîm üzre bulunan gerçek üstadların rahle-i tedrisindedir. Yine
leylî-meccânîdirler, ama artık arkalarındaki kuvvet "resmî" değil,
"sivil"dir. Ortaya çıkan son durum, artık gelecek için dört ana çıkış
kapısının söz konusu olacağının açık işaretlerini vermektedir: Başta
Istanbul'da faaliyet edenler olmak üzere Mevlevîhâneler, câmiler ve
başka "dinî çevreler"; vezir-vüzerâ konaklarının mekân teşkil ettiği
"aristokrat kesimler"le "cemiyetler"; 1926'ya kadar Dârülelhân ve son
olarak da Direklerarası ile meyhane ortamlarının dekorunu oluşturduğu
"piyasa".
Geleneksel zincirin kopuşunu belgeleyen meşk sisteminin terk ediliş
sürecini çerçeveleyen geleceğin Türk musikisi iklimini, bu "Dört ana
çıkış kapısı"ndan çıkan musiki adamları meydana getirecek ve
sürükleyecektir.
Çiçeklenme
Topkapı'nın ve Süleymâniye'nin huzur ve sükûn telkin eden Osmanlı-Türk
siluetine göre ve bu anlayışın yerine Dolmabahçe'nin ve Nusretiye
Camii'nin sıkıntı ve rahatsızlık duyguları uyandırıcı rokoko/barok-
ampir üslûplarının karışımı olarak sevimsiz bir özellik içeren mimarî
tercih sürecinin, elbette ki diğer sanat dallarında bir yansıması veya
paralelliği ortaya çıkmak gerekecekti. Bu yeni anlayışın Türk
musikisindeki yansımasını veya paralelliğini ise, bazı yazarların
"Romantik" veya "Neo-klasik" adını verdikleri dönem tam olarak
karşılamaktadır.
Esâsen bu anlayış, dönemi tek başına sürükleme kudretindeki bir
bestekâr olarak sanatını kuvvetle hissettiren Hacı Ârif Bey'in
(1831-1885) musiki tarihi sahnesinde belirmesiyle birden bire ortaya
çıkmış değildir. Ârif Bey'den yaklaşık olarak bir buçuk asır kadar
önceki bir safahat döneminin ismi haline gelen Lâle Devri (1703-1730),
Türk sanatı ve hayat tarzı üzerinde Batı etkilerinin çok belirgin bir
biçimde hissedilmeye başladığı dönemdir. Bu kabil yeni etkiler hayatın
bütün unsurlarını nasıl tesir altında bırakmışsa, tabii olarak dönemin
musiki sanatını da etkilemiştir. Lâle Devri, her ne kadar Kara İsmail
Ağa (1674?-1724), Enfî Hasan Ağa (1670?-1724), Tab'î Mustafa Efendi
(1705?-1765) ve Ebûbekir Ağa (1685?-1759) gibi "klasik çizgi"nin büyük
ustalarını bünyesinde barındırmış bir büyük sanat patlaması dönemi
idiyse de Tamburî Mustafa Çavuş (?-1745?) gibi "eski köye yeni âdet"
getiren bir bestekârı da musiki tarihine armağan etmiştir.
Devrin, musiki sanatı açısından en ayırt edici özelliği, maddî refahın
en üst basamaklarında dolaşan bir toplumun, ilgi alanlarını artık
uhrevî olandan çok gündelik hayatın zevklerine doğru kaydırdığı;
cemiyetin artık "öteki dünya"yı değil "yaşadığı ân"ı eksen alan bir
musiki anlayışına gelip dayandığı müşahedesiyle iç içedir. İşte tam bu
noktada Türk sanatı adetâ Nedîm'in (1681-1730) şiirine paralel
biçimde, musikide Tamburî Mustafa Çavuş'un bestekârlığı şahsında
kendini gösteren "şarkı" formunu iyice tanımaya başlayacak, bu form
yaklaşık yüz yıllık etkileyici bir seyir izledikten sonra XIX. yüzyıla
gelindiğinde Hacı Ârif Bey kimliği ve imzasıyla bütün Türk musikisinin
en çok tercih edilen beste şekli haline gelecektir.
Musikideki anlayış değişikliğinin "çiçeklenme" kimliğiyle ortaya
çıktığı ilk dönemlerden beri tavizsiz biçimde klâsik-ana üslûba
sarılan çok sayıda önemli bestekâr bulunmasına rağmen XIX. yüzyıl
artık noktada derinleşmek yerine yüzeyde genişlemenin en üst
seviyesine çıktığı ve "şarkı" formunun tartışılamaz ve karşı durulamaz
üstünlüğünü ilân ettiği bir dönemdir. Bundan böyle bestekâr denilince
ilk planda akla gelen kişi, aynı dönemde yaşıyor olmalarına rağmen
Zekâi Dede (1825-1897) değil Hacı Ârif Bey; sâzende deyince ise
Tamburî Ali Efendi (1836-1890) yerine Cemil Bey'dir (1871-1916). Çünkü
musikide artık başka bir rüzgâr esmektedir.
Bu arada çarpıcı bir ikilem gibi görünen, bir devre hâkim olan
anlayışa zıt kutup teşkil eden ilgi çekici üretim süreçleri de
yaşanmaya devam etmektedir. O derecede ki, aynı Dede Efendi'nin bir
talebesi Hacı Ârif Bey, bir diğeri Zekâi Dede'dir! Hacı Ârif Bey'in
iplerini koparmış serâzatlığı ve uçukluğu mukabilinde Zekâi Dede'nin
hocası Dede Efendi'yi bile gölgede bırakacak "klasikçiliği" ne büyük
bir tezat teşkil etse de aslında tam anlamıyla "geleneğin" destansı
nitelikli "direnişi"nden ibarettir.
XIX. yüzyılın değişim rüzgârları sadece beste şekillerini etkilemekle
kalmayıp, musikinin "üretim" aşamasından bir adım sonrasını oluşturan
"sunuş"un, yani "icra"nın düzeni demek olan "fasıl" anlayışını bile
kökünden değiştirecektir. Genel olarak "peşrev"in ardından "kâr",
"birinci beste", "ikinci beste", "ağır semaî" ve "yürük semaî"
biçiminde sıralanıp "sazsemaîsi"yle noktalanan form dizilişinin yerini
artık tamamını şarkıların oluşturduğu ve "ağır aksak"tan başlayarak
daha küçük usûllere doğru giden, "saz semaîsi"nden önce "köçekçe" ve
"türkü"lere yer verecek kadar sıklet kaybetmiş bir repertuvar anlayışı
alacaktır.
Türk musikisinin "Son Osmanlılar"ı
Birkaç adım sonrası ise, Türk musikisi için, sonuçları neredeyse
mensuplarını gönüllü sürgüne karar aldırmaya varacak olan küllî bir
reddiyenin ana konularından biri olmaktır. İşte tam bu bıçak sırtında,
geleneğin, kendi küllerinden yeniden doğan efsanevî kuş gibi kendini
yeniden üretme süreci başlayacaktır. Bu sürecin dinamo şahsiyetleri
ise, birinci planda, Saray'dan sürülüp "Dört ana çıkış kapısı"na
dönüşün ilk işaretlerine sebep olan 1826'lardan itibaren yeni
hâmilerinin himmetiyle, ipekböceklerinin kozalarını örmesi gibi sessiz
ve derinden sürdürdükleri çalışmalarla Türk musikisinin bestekârlık ve
icracılık vadilerindeki devamlılığı sağlayan musiki adamları veya
bunların yetiştirdiği ikinci, üçüncü kuşak Türk musikisi
sanatkârlarıdır.
Türk musikisinin "Son Osmanlılar"ı, esasen, sınırları önceden tesbit
edilmiş bu çaptaki bir yazının çerçevesini çok aşacak bir sayıdadır.
Ancak, musikinin çeşitli sahalarında varlığını vazgeçilemez biçimde
hissettirerek temessül ettikleri büyük birikimi kendilerinden sonraki
kuşaklara mümkün olabilecek en emin biçimde aktarma şeklinde gelişen
tarihî görevlerini yerine getirmiş olan en ihmal edilemez nitelikli
şahsiyetleri ele almakla kifayet etme mecburiyetimiz mâzur
görülmelidir. Bu köprü şahsiyetlerin seçiminde muhtemel bir
isabetsizlik söz konusu olacaksa, bu durum tamamen kendi birikimimizle
ilgili altyapımızın ve anlayışımızın bir neticesidir.
Levon HANCIYAN Efendi
Ermeni asıllı bestekâr, hânende, kilise mugannîsi , sâzende ve musiki
hocası Levon Efendi'nin doğum tarihi -bazı kaynaklarda çeşitli
tarihler gösterilmiş olmasına rağmen - kendi ifadesine göre 1833'tür.
1947'de öldüğüne göre 114 yıl yaşadığı ortaya çıkmaktadır. Lavtacı
Nazaret ile musikişinas Eftik'in oğludur. Musikide ilk derslerini
Papaz Kapriyel'den aldı. O dönemin geçerli nota sistemi olan
Hamparsum'u öğrendi. Gençliğinde, üçü de Dede Efendi'nin talebeleri
olan Zekâi Dede, Mutafzâde ve Yağlıkçızâde'den ders aldı.
Dellâlzâde'den de ders gördüğünü, hatta Dede Efendi'yle bile
tanıştığını ifade etmiştir.
Mekteb-i Tıbbiye'nin son sınıfından ayrılıp sağlık subayı ve eczacı
olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na katılan Hancıyan'ın
Bulgaristan, Romanya ve Mısır'da prens ve şehzâdelerle başka ileri
gelenlere musiki öğrettiği, Batı, Çin ve Japon musikileri üzerine de
çalıştığı, kendi ifadelerine dayanılarak çeşitli kaynaklarda
belirtilmiştir.
Hancıyan, uzun yıllar Istanbul'daki Ermeni kiliselerinde başmugannî
olarak görev aldı. Çeşitli okullarda musiki hocalığında bulundu.
Musiki hocası olarak alındığı Saray'dan, Sultan II. Abdülhamid
döneminde (1876-1909) firar ederek gittiği Sofya Konservatuvarı'da
Türk musikisi dersleri verdi. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilânıyla
döndüğü Istanbul'da Şark Musiki Cemiyeti'nin reisliğine getirildi.
Dârülbedâyi ile Dârülelhân'ın kurucuları arasında yer aldı.
Dârülelhân, Dârüttâlim-i Musiki ve Musiki-i Osmânî'de hocalık yaparak
çok sayıda musikicinin yetişmesini sağladı.
Ud, piyano ve keman çalan ve özel dersler de veren Hancıyan,
hâfızasında taşıdığı eserlerin çokluğuyla ünlüydü. Bu eserleri
uzmanlık derecesinde bildiği Hamparsum sistemiyle notaya alarak
gelecek zamanlara kalmasını sağladı. XIX. yüzyılın sonları ile XX.
yüzyılın başlarında yaşamış bestekârların eserleri için en sağlam
kaynaklardan biri olarak kabul edildi. Özellikle Hacı Ârif Bey'in
(1831-1885) bilinen eserlerinin büyük bir bölümü için Hancıyan, kaynak
kişiydi. 1990 yılında, hayattaki son öğrencisi Muharrem Tunçarslan (d.
1919, Hayatta) tarafından Istanbul Devlet Korosu'na bağışlanan ve
varlığından daha önce haberdar olunmayan defterlerinin incelenmesiyle,
bu elyazması koleksiyonun, bilinmeyen çok sayıda klasik eseri ihtiva
ettiği anlaşıldı.
Yaşadığı dönemin Istanbul'unda birer musiki okulu gibi faaliyet eden
saray ve konaklardaki musiki meclislerinin aranılan bir siması olan
Levon Efendi, "Türk Musikisinin Son Osmanlıları" arasında
değerlendirdiğimiz Lem'i Atlı, Refik Fersan ve Subhi Ziyâ Özbekkan'ın
da hocasıydı. Ömrünün sonlarında ihtidâ ederek Müslüman olarak ölen
fakat bir kargaşa sonucu Hıristiyan mezarlığına defnedilen
Hancıyan'ın, kaderin garip bir tecellisi sonucu, başka bestekârlardan
naklettiği binlerce esere mukabil, sayısının yüzlerce olduğu bilinen
kendi eserlerinden ancak 40 kadarı Türk musikisi repertuvarına
ulaşabilmiştir.
Levon Efendi, "Türk Musikisinin Son Osmanlıları" içinde, yetiştiği yer
bakımından Ermeni kilisesi dinî musikinden olduğu kadar "Saray"dan ve
"Vezir-vüzerâ konaklarından" da nasiplenmiş ilgi çekici bir kimliktir.
Muallim İSMAİL HAKKI Bey
Bestekâr, musiki hocası, orkestra şefi, arşivci ve notör İsmail Hakkı
Bey (1866-1927), hânende Râşit Efendi'nin oğludur. 13 yaşındayken bir
Hünkâr müezzininin önerisiyle Muzıka-yı Hümâyûn'a öğrenci olarak
alındı. Bu kurumda Lâtif Ağa (1815?-1885?), Zâti Arca (1863-1951) ve
Guatelli Paşa (1820?-1899) gibi dönemin önde gelen musiki hocalarından
Türk ve Batı musikilerini öğrendi. Başarılı bir eğitim döneminden
sonra "Hünkâr müezzini" oldu ve "Serhânende" sıfatıyla Saray Fasıl
Heyeti'nin başına getirildi. Musiki faaliyetlerini yalnız saray içinde
değil halka açık konserlerle İstanbul'un çeşitli mekânlarında
sürdürdü. Şehzadebaşı'ndaki Fevziye Kıraathanesi'nin üstünde açtığı
Musiki-i Osmânî Mektebi Türk musikisi sivil öğretim tarihine geçen
başlıca kurumlardan biri oldu. Dârülelhân'da hoca, icra heyeti reisi,
müdür ve tasnif heyeti üyesi olarak görev aldı. Tramvayda geçirdiği
bir kalp krizi sonucunda öldüğünde 61 yaşındaydı.
İsmail Hakkı Bey Türk musikisi tarihinin kaydettiği en verimli
bestekârlardan biridir. Dinî ve lâdinî beste şekillerinin hemen
hepsini örnekleyen 2.000 civarında eserin sahibidir. Eserlerindeki
makam ve usûl zenginliği alışılmışın dışındadır. Kabına sığmayan
bestekârlık uğraşı Türk musikisinin klasik beste şekilleri dışında
fokstrot, vals, polka, çoksesli marş, kanto, mazurka ve operet
türlerinde eserler vermesiyle de kendini belli etmiştir.
İsmail Hakkı Bey çoğu içli fakat hareketli, lirik bir üslûbun altında
yaşama sevincinin hissedildiği; kimi zaman musikiyi bir ilân-ı aşk
aracı haline getiren, kimi zaman da aşk duygusunu belirgin tabiat
dekorlarıyla ustalıkla kaynaştıran çizgi üstü şarkıların bestekârıdır.
Birçok eserinde belki bir Bektâşî muhibbi olmasının da etkisiyle
hayata alabildiğince rind-meşrep bir bakışla yaklaştığı hissedilir. Bu
türden eserlerinde en yalın aşk konularını bile en rindâne duyuşlarla
işler. Özellikle İstanbul tabiatı şarkılarının değişmez dekorunu
teşkil eder. Bazı eserlerinde Osmanlı İstanbul'un geniş mozayiğine ait
halk ağzını ustalıkla kullanır. Köyü ve çobanların hayatını yansıtan
pastoral bir kimlikle ortaya çıktığı çarpıcı şarkıları vardır. Bazen
öğüt vermek için didaktik bir üslûba başvurduğu görülür. Marşları
hamasî duyguları ustalıkla dile getiren etkileyici eserlerdir.
Özellikle Sultan II. Abdülhâmid'e sunduğu "Medhiyye"leriyle bu türün
önde gelen bir temsilcisi olan İsmail Hakkı Bey "besteli dua" tarzını
da denemiştir. Yaşadığı dönemin toplumsal hayatını canlı bir şekilde
yansıtan eserlerinde balo, dans, otomobil, doktor, sinema, tiyatro
gündelik hayatla ilgili kişi ve konuları uçarı, nükteli ve eğlendirici
bir dille işlemiştir. Kâr-ı nâtıktan oyun havasına, Arapça ve Farsça
güfteli ilâhilerden marşlara kadar hemen bütün beste şekillerini
değerlendiren bestekâr geniş ufuklu ve renkli bir musiki anlayışına
sahiptir. Eserlerinde aşk, tabii güzellikler ve milli duygular dışında
ilgi çekici özel konuları da işlemiştir. Sarhoş, Atlı, Arap Dansı,
Koşma, Çengiler, Atlı Haydutlar, Hürriyet, Şehlâ, Lâz Oyun Havası gibi
adlar taşıyan eserleri, tasvirî musikiye duyduğu ilgiyi yansıtır.
Zîrkeşîde makamının günümüze ulaşan tek örneği İsmail Hakkı Bey'in bir
cumhur ilâhisidir.
2.000 civarındaki eserinin bir çoğunda İstanbul semt semt, tabii,
mimarî ve özellikle beşerî güzellikleriyle, eğlence âlemleriyle,
ölümsüz aşkların doğal mekânı olan köşeleriyle en sanatkârane biçimde
kullanılmıştır. Yaşadığı dönemde tahta çıkan Osmanlı sultanı Mehmed
Reşat için "culûsiyye" bestelemiş, "Ey esir bir milleti yoktan vâr
eden" mısraıyla başlayan Teşrîfiyye Marşı'nı Atatürk'ün İstanbul'a
gelişi şerefine yazmıştır.
Adının başındaki "Muallim" sıfatını kendisine kazandıran hocalık
faaliyetleriyle yetiştirdiği öğrenciler sayısızdır. Hâfız Yaşar Okur
(1885-1966), Hasan Tahsin Parsadan (1900-1954), Âmâ Nazım Bey
(1884-1920), Nuri Halil Poyraz (1885-1956), Ali Rıza Şengel
(1880-1953), İzzettin Hümâyi Elçioğlu (1875-1950), Fehmi Tekçe
(1888-1964), Hayri Yenigün (1893-1979), Nigâr Galip Ulusoy
(1890-1966), Fahri Kopuz (1882-1968), Faize Ergin (1892-1954), Vecihe
Daryal (1908-1970), Zeki Ârif Ataergin, Mustafa Sunar ve Ali Rıza
Sağman (1890-1965) gibi musikiciler sonraki yıllarda Türk musikisi
hayatiyetinin önde gelen lokomotif isimleri olmuşlardır.
İsmail Hakkı Bey'in önemli bir özelliği de Türkiye'deki "Operet"
kurumunun başlangıç aşamasındaki dikkate değer çabalarıdır. "İstanbul
Opereti" adını taşıyan ve Türk operet tarihinin en önde gelen
kurumlarından birini kurmuş, orkestrasını bizzat yöneterek öncülük
rolü üstlenmiştir. Bestelediği 15 operet Türk operet tarihinin en
önemli eserleri arasındadır. Günümüze ulaşan ve binlerce eseri içeren
elyazması nota koleksiyonu Türk musikisinin önde gelen repertuvar
kaynaklarından biridir. Solfej Yahut Nota Dersleri, Usûlât, Solfej,
Makamat ve İlâveli Nota Dersleri, Mahzen-i Esrâr-ı Musiki Yahut
Tegannîyât-ı Osmânî adlı eserleri basılmış ve döneminin musiki
çevrelerince çokça faydalanılmış eserleridir. Kendi eserleri üzerine
giriştiği yayın faaliyeti dört fasikül devam edebilmiştir.
Muallim İsmail Hakkı Bey, "Türk Musikisinde Son Osmanlılar"ın eğitimi
itibariyle "Saray" kökenli bir üyesidir. Osmanlı devletinin resmî
tercihi Batı musikisinden yana ağırlık kazandığı dönemde kurulan
Muzıka-yı Hümâyûn'dan yetişmiş, fakat geleneksel Türk musikisinin en
velûd bestekâr ve hocalarından biri olmuştur. Bir meslek adamı olarak
olgun dönemlerinde "Direklerarası" ortamında icrâ-yı sanat eylemesi ve
döneminin eğlence musikisini sürükleyen bir profil çizmiş olması, bir
yönüyle "piyasa"nın has adamlarından biri olduğunun açık bir
göstergesidir.
Zekâi-zâde AHMED Bey
Ahmed Bey (d. 1869-ö. 1943), adının önünde yer alan "Zekâi-zâde"
lâkabından da anlaşılabileceği gibi, Türk musikisi tarihinin
kaydettiği klasik bestekârların son ve en önde gelenlerinden biri olan
Zekâi Dede'nin oğludur. Musiki bilgini ve bestekâr olarak geleneksel
Türk musikisi zincirinin son halkalarından biridir. Türk musikisi
tarihindeki önemli yeri, tâvizsiz bir klasikçi olan babasından tevârüs
ettiği kabiliyetle ve geleneksel meşk sistemiyle hâfızasında topladığı
büyük çaplı âsârı, artık "meşk" sistemine noktayı koyma anlamını
taşıyan bir faaliyetle, bugün kullanılan Batı notası sistemiyle zapt
eden birkaç musiki âliminden birisi oluşuyla kazanmıştır. Geleneksel
sistemin, artık önünde durulamaz biçimde zaafa uğramaya başladığını ve
akıntıya karşı kürek çekmenin anlamsızlığını -hocalarının
yönlendirmesiyle- erken fark edip, yüzyılların birikimi olan büyük bir
repertuvarın mühim bir kısmının bugün biliniyor olmasını sağlayan bir
avuç musiki adamından biridir.
"Dört ana çıkış kapısı"nın en önemlisinden, Mevlevîhâne terbiyesinden
geçmiş olan Ahmed Efendi, temsilcisi olduğu kültürün klasik
merhalelerinden geçerek yetişti. Eyüp Lâlîzâde İlk Mektebi'nde okudu.
1881'de Hâfız Osman Efendi'den hâfızlık; babasından sülüs ve nesîh
hat; 1884'de Reîsü'l-kurrâ Hoca Süleyman Efendi'den Kur'ân ilimleri;
1892'de dersiâm Râik Efendi'den yüksek dinî ilimler ve Arapça
icâzetleri aldı. Meşk talebesi olan Neyzen Emin Efendi'den (1883-1945)
Hamparsum notası, arkadaşı Rauf Yektâ Bey'den Batı notası öğrendi.
Dinî ve lâdinî klâsik musiki meşkini babasından tamamladı. Ahmed
Celâleddin Dede'den (1849-1907) aldığı derslere ek olarak Farsça, ney
ve Batı notası öğrendiği Şeyh Hüseyin Fahreddin Dede'den (1854-1911)
gördüğü teşvik ve yardımlarla musikide bilgin derecesine yükseldi.
Musikideki genel gidişin şuurunu derinlemesine kavramış olan Hüseyin
Fahreddin Dede gibi büyük bir üstâdın yönlendirmeleriyle, tarihî bir
misyon için, -Rauf Yektâ Bey ve Subhi Ezgi gibi- özel olarak
yetiştirildi.
Henüz 16 yaşında Bahâriye mevlevîhânesi'nde "kudümzenbaşılık" makamına
vekalet etmeye başladı. Babası Zekâi Dede'nin 1897'de ölümüyle bu
görevi ve Dârüşşafâka'da musiki hocalığını asaleten yürütmeye başladı.
Rauf Yektâ Bey, Ahmed Avni Konuk (1871-1938) ve Dr. Subhi Ezgi ile
beraber musiki ilmi üzerine çalışmalara girişti. 1900'de Yenikapı
mevlevîhânesi kudümzenbaşılığı görevini de üstlendi. Çeşitli camilerde
imam ve hatip olarak görev aldı. 1904'den başlayarak çeşitli okullarda
müdürlük veya öğretmenlik yaptı. 1914'de Dârülbedâyi musiki
başmuallimi, 1916'da Dârülelhân'da musiki muallimi oldu. Sultan
Abdülaziz'in oğlu şehzâde Seyfeddin Efendi'nin hususî imamlığında,
Sultan Vahîdeddin'in baş mevlîdhânlığında bulundu. Sadrazam Said Halim
Paşa'nın bir musiki mektebi haline gelmiş yalısında maaşlı çalışarak
ders verdi. Musikide yetiştirdiği öğrencileri arasında Münir Nurettin
Selçuk, Şerif Muhiddin Targan, Reşat Aysu (d. 1910-Hayatta), Kemâl
Batanay (1893-1981), Zeki Ârif Ataergin (1896-1964), Mesud Cemil
(1902-1963) ve Vecihe Daryal (1908-1970) gibi bir dönemin önde gelen
müzisyenleri bulunan Irsoy, 1941'de kazandığı reîsülkurrâ ünvânını
ölünceye kadar taşıdı.
Dârülelhân Türk Musikisi Âsârını Tasnif ve Tedkîk Heyeti'ndeki
çalışmalarıyla Türk musikisi tarihinin kapital eserleri arasında yer
alan İlâhiler, Bektâşî Nefesleri, Mevlevî Âyinleri ve Zekâi Dede
Külliyatı gibi birçok yayını gerçekleştirdi. Klâsik Türk musikisinin
günümüze ulaşabilen repertuvarı, büyük ölçüde onun ve arkadaşlarının
hâfızasından ve icrasından notaya alınan eserlere dayanmaktadır. Dinî
ve lâdinî formlardan bestelediği eserlerin sayısı 300 civarındadır.
Zekâi-zâde Ahmed Irsoy, "Dört ana çıkış kapısı" arasında en akademik
seviyede sayılan "Mevlevîhâne" okulundan yetişen bir "Son Osmanlı"dır.
Lem'i ATLI
Bestekârlığıyla Türk musikisinin son dönemine silinmez bir mühür
vurmuş bulunmasının yanı sıra, eşsiz diye nitelenen sesiyle de Türk
musikisi dünyasında kendine önemli bir yer edinmiş olan Lem'i Atlı
(1869-1945), Şîzemû aşiretinden Çerkes İbrahim Hakkı Bey'in oğludur.
Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiği için ablasıyla eniştesi
tarafından büyütüldü. Tezgâhçılar İlkmektebi'nden sonra Fatih Askerî
Rüşdiyesi'nde okudu. Özel hocalardan Arapaça ve Fransızca dersleri
aldı. 1887'de mezun olduğu Soğukçeşme Rüşdiyesi'nden sonra bir süre
Mülkiye'de okudu. 1889'da Dahiliye Nezareti'nde kâtip ve nâzır
mühürdârı olarak çalışmaya başladı. 1894'de Zabtiye Nezâreti Mektûbî
Müdürlüğü başkâtibi oldu. Memuriyetinin ilk yıllarında başladığı
Takvîm-i Vekayi yazarlığını 18 yıl sürdürdü. 1907 yılında memuriyetten
ayrılarak yalnızca musikiyle uğraşmaya başladı.
Lem'i Atlı, askerî rüşdiyede okurken sesinin güzelliği ile dikkat
çekti. Musikişinas olan eniştesinin düzenlediği musiki toplantılarında
yer aldı. Musiki öğrenmeye Hâfız Yusuf Efendi'den (1857-1925) aldığı
derslerle başladı. 14 yaşındayken kendisini dinleyen Hacı Ârif Bey'den
(1831-1885) takdir ve teşvik görüp öğrencisi oldu. Atlı'nın sanat
hayatı ve anlayışı üzerinde önemli etkiler bırakan bu beraberlik, Ârif
Bey'in öldüğü tarihe kadar sürdü. Henüz 14 yaşındayken bestelediği bir
eserle musiki çevrelerinde tanınmaya başlayan Lem'i Atlı, Mahmud
Celâleddin Paşa ve Said Halim Paşa gibi ileri gelen devlet adamları
tarafından -devlet çatısı altında değil, özel olarak- himaye edildi.
Dönemin önde gelen musiki ustaları arasında bulunan Hacı Faik Bey
(1831?-1891), Bolâhenk Nuri Bey (1834-1910), Levon Hancıyan, Enderûnî
Ali Bey (1830-1899) ve Rifat Bey'den (1820-1888) de faydalandı.
'Muhteşem' sıfatıyla nitelendirilen sesiyle mehtap âlemlerinin
vazgeçilmez musikicisiydi. Okuduğu şarkı ve gazeller edebî eserlere
bile konu olmuş, kendisine "Boğaziçi Bülbülü" lâkabını kazandırmıştı.
Türk musikisinin en büyük şarkı bestekârlarından biri olan Lem'i Atlı,
bestekârlık anlayışı bakımından Hacı Ârif Bey ekolüne bağlı kalmış,
çağını yakalamış olan çok sayıdaki eseriyle kalıcı olma başarısını
göstermiştir. Birikimini aktardığı öğrencileri arasında Bimen Şen
(1873-1943) ve Ârif Sami Toker (1926-1997) gibi bestekârlar da bulunan
Atlı'nın, hayatının son yıllarında kaleme aldığı Hâtıralar'ı ,
yaşadığı dönemin ve öncesinin musiki dünyası konusunda önemli
belgeleri içermektedir. Eserlerinin, dönemin ünlü okuyucuları
tarafından plâklara okunup sahnelerde ve radyo mikrofonlarında
seslendirilmesi, ününün ülke çapına yayılmasını sağlamıştır. Türk
musikisi repertuvarında bulunan eserlerinin sayısı, 1'i saz eseri,
kalanı sözlü eser olmak üzere 170 civarındadır.
Subhi EZGİ
Musiki nazariyatçısı, bestekâr ve tamburî Subhi Ezgi (1869-1962),
amatör kanunî ve kemanî İsmail Zühdü Bey'in oğludur. Musikiyle iç içe
bir aile ortamında yetişti. 5 yaşında başladığı ilk mektepte kısa
sürede dikkat çekerek "ilâhicibaşı" oldu. 11 yaşındayken Muzıka-yı
Hümâyûn'da görevli Kolağası Vefâlı Tahsin Efendi'den (?-?) keman ve
musiki dersleri almaya başladı. Babasının da hocası olan Kanunî Hacı
Ârif Bey'den (1862-1911) Batı notası ve çeşitli eserler öğrendi.
Medenî Aziz Efendi'den (1842-1895) fasıllar meşk etti.
Arkadaşı olan Rauf Yektâ Bey'den "İşaretli Hamparsum notası"nı
öğrenerek, bilen kimsenin kalmadığı "Dilsiz Hamparsum notası" adı
verilen gizli işaretli nota sistemini kendi kendine çözdü. Şeyh
Hüseyin Fahreddin Dede'den repertuvar, ney ve nazariyat dersleri aldı.
17 yaşında, kendisinden 35 kadar tam faslı meşk ettiği Zekâi Dede
Efendi'nin talebesi oldu. Kozyatağı Rifaî Tekkesi şeyhi Halim
Efendi'den (1824-1897) sînekemanı ve tambur öğrenerek 100 civarında
saz eserini meşk etti. Yetişmesine zemin hazırlayan bu ortam
itibariyle "Türk Musikisinin Son Osmanlıları" arasında "Mevlevîhâne"
kapısının yetiştirdiği ve gelecekte Türk musikisi dünyasını
sürükleyecek bir çok uygulamanın içinde bulunmuş önde gelen bir musiki
ustasıdır. Geleneksel tambur tavrının önemli bir temsilcisi olan Halim
Efendi'den öğrenip öğrencilerine öğretmekle, Tamburî Cemil Bey'in Türk
musikisi dünyasına gelişiyle ortadan kalkan "kadim tambur tavrı"nın
kendisinden sonraki yıllara ulaşmasını sağladı. Bir süre, Sadettin
Arel'in de hocası olan Edgar Manas'tan (1875-1964) ders alarak Batı
müziği ve armoni öğrendi.
Ezgi, 23 yaşında Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne'den mezun oldu. I. Dünya
Savaşı'nda Beykoz Serviburnu Hastanesi başhekimliğinde bulundu.
1932'de Belediye Konservatuvarı Türk Musikisi Tedkik ve Tasnif Heyeti
üyeliğine getirildi. Bu kurumda birlikte çalıştıkları Rauf Yektâ Bey,
Ali Rifat Çağatay (1867-1935) ve Ahmed Irsoy'la yüzlerce Türk musikisi
klâsik eserinin yayınını gerçekleştirdi. O yıllarda hayatta bulunan
eski ustaları, hânendeleri, zâkirbaşıları ve âyinhanları bir araya
getirerek hâfızalarındaki eserleri notaya alan ve Türk musikisi
repertuvarının büyük bir bölümünü kayda geçiren ekibin içinde yer
aldı. 1913'den 1955'e kadar Sadettin Arel ve Ord. Prof. Dr. Salih
Murad Uzdilek'le (1891-1967) birlikte yürüttükleri çalışmalarla, adına
"Arel-Ezgi-Uzdilek Sistemi" denilen ve Türk musikisi dünyasında yaygın
bir geçerlilik kazanan teorik sistemin kurucularından biri oldu.
Subhi Ezgi'nin en önemli hizmetlerinden biri de, unutulma sebebiyle
eksik veya yarım olarak gelen bazı büyük eserleri metin tamiri
usûlüyle klâsik Türk musikisi repertuvarına kazandırmasıydı.
Kutbünnâyî Osman Dede'nin (1652?-1730) Mîrâciye'si üzerinde 30,
Itrî'nin Nât'i üzerinde ise 10 yıl çalışarak bu büyük çaplı eserlerin
yayınlanıp ortaya çıkmasını sağladı. Türk musikisinin en dikkate değer
eserlerinden biri olan "Besteli Mevlîd" üzerindeki çalışması ise
ölümüyle yarım kaldı.
Subhi Ezgi, birikimini aktardığı çok sayıda öğrenci yetiştirdi.
Öğrencisi olduğu Şeyh Abdülhalim Efendi ve Zekâi Dede gibi büyük
musiki adamlarına Batı notası öğreterek hocalık etmiş olması ilgi
çekicidir. Bestelediği eser sayısı 700'den fazla olmasına rağmen 165
tanesini yayınlanmaya değer görüp kalanını imha etmiştir. Durak,
peşrev, saz semaîsi, oyun havası, taksim, beste, ağır semaî, yürük
semaî, marş ve şarkı formlarından bestelediği eserleri bulunmaktadır.
Şarkılarından 30 kadarını, Musâhibzâde Celâl'in (1868-1959) yazdığı
Lâle Devri Opereti için bestelemiştir. Tevfik Fikret'in şiirinden
bestelediği ve Lavignac tarafından çokseslilendirilmiş olan "Bir fedâi
milletiz merdoğluyuz Osmanlıyız" mısraıyla başlayan "Vatan şarkısı",
marş olarak ün kazanmış bir eseridir.
Rauf YEKTÂ Bey
"Nây kırılsın tanbûr âh ü efgan eylesin Hazret-i Yektâ Raûf'u aldı
âğuşa ebed Bâkiyâ geldi dü çeşmimden sirişk-i firkat Kutb-ı nâyî ney
gibi hâmûş oldu elmeded" Abdülbâki Gölpınarlı
Rauf Yektâ Bey (1871-1935), Türk musikisi tarihinin en önde gelen
nazariyatçılarından biri ve çağdaş mânâdaki ilk müzikologudur. Neyzen,
tamburî, bestekâr ve hattattır. Önemli bir bölümünü klasik usûllerle
tamamladığı öğrenim hayatında ilk mektep ve Rüşdiye tahsilinden sonra
Lîsân-ı Mekteb-i Âlî'nin Fransızca bölümünden mezun oldu. Özel
hocalardan Arapça ve Farsça öğrendi. Henüz 13,5 yaşında ve talebe iken
Dîvân-ı Hümâyûn'da memuriyet hayatına başladı. 38 yıllık devlet
hizmetinden "beylikçi muavini" rütbesiyle emekli oldu.
Rauf Yektâ Bey, klasik usullere sıkı sıkıya bağlı bir sanat eğitiminin
yanı sıra ilmî seviyesi tartışma götürmez çağdaş bir eğitimden geçti.
İlk ney derslerini Kulekapısı Mevlevîhânesi dervişleri Sabri Dede
(?-?) ve Hacı Ali Dede'den (?-?) aldı. Daha sonra Yenikapı
Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Cemâl Dede (1860-1899) ile Aziz Dede'den
(1835-1905) bu sazı öğrenmeye devam etti. Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi
Celâleddin Dede'den (1849-1907) tambur öğrendi. 7 yıldan fazla
öğrencisi olduğu Zekâi Dede, Ahmed Irsoy ve Bolâhenk Nûri Bey'den
(1834-1910) meşk ederek hâfızasındaki büyük çaplı klasik repertuvarı
oluşturdu. Rauf Yektâ Bey, Türk musikisinin hiç kimse tarafından
bilinmeyen beste şekillerine ve örneklerine kadar büyük çaplı bir
birikimi hâfızasında taşıyan, "meşk" geleneğinin yetiştirdiği son
şahsiyetlerden biridir. Onu farklı kılan en önemli özellik ise her
biri devrinin en büyük ustaları arasında yer alan hocaların rahle-i
tedrîsinden geçmek suretiyle özümseyerek kazandığı geleneksel musiki
değerlerinin yanı sıra, Batı'daki müzikolojik kaynakları incelemiş
mücehhez bir müzikolog kimliğiyle ait bulunduğu sisteme herkesten
farklı bir ilmî gözlükle bakabilmesi olmuştur. Musikinin ses fiziğiyle
ilgili bahislerini, matematik ilminin önde gelen simalarından Salih
Zeki Bey'den (1864-1921) öğrendi. Galata (Kulekapısı) Mevlevîhânesi
şeyhi Atâullah Dede (1842-1910) ve Celâleddin Dede ile musiki
nazariyatı konusundaki çalışmalarının sonucunda kendi yaptığı bir
sonometreyle Türk musikisi ses sistemini üzerinde taşıyan tambur
sazının perde ve aralıklarını ölçmeye muvaffak oldu.
Rauf Yektâ Bey, Dârülelhân'ın kurulduğu yıldan itibaren bu kurumda
vermeye başladığı musiki nazariyatı ve musiki tarihi derslerini, bu
okulda Türk musikisi eğitimine son verildiği 1926'ya kadar sürdürdü.
Aynı tarihten ölümüne kadar da yine bu kurumun çatısı altında faaliyet
eden Türk Musikisi Âsârını Tesbit ve Tasnif Hey'eti'nin başkanlığını
sürdürerek arkadaşları Muallim İsmail Hakkı Bey, Mes'ud Cemil, Ahmed
Irsoy, Subhi Ezgi ve Ali Rifat Çağatay'la birlikte kendilerinin ve
dönemlerinde yaşayan, "Geleneğin son büyük ustaları"nın hâfızalarında
Cumhuriyet dönemine kadar ulaşan çok sayıda Türk musikisi klasik
eserinin -bugünkü Türk musikisinin yazı sistemi olan- Batı notasına
alınmasını sağlayarak unutulmaktan kurtardı. Ki bu eserler, en başta
nakleden isimlerin kıdem ve müktesebatları göz önüne alınarak Türk
musikisinin en sağlam kaynakları olarak değerlendirilmiştir.
1898'de İkdam gazetesinde yayımlanan ilk makalesinden başlayarak
ölümüne kadar yazdığı inceleme ve araştırma yazılarının sayısı 400
civarında olan Rauf Yektâ Bey'in yazıları İkdam'dan başka Şehbal, Yeni
Mecmua, Hâle, Nota gibi yerli dergi ve gazetelerin dışında Revue
Musicale ve Monde Musicale gibi Avrupa'nın önde gelen müzikoloji
yayınlarında yer aldı. 1922'de Paris'te yayımlanan Albert Lavignac'ın
yönettiği Encylopedie de la Musique adlı dünyaca ünlü ansiklopedinin
Türk musikisi için ayrılan -ve çok kıymetli bir müzikolojik çalışma
niteliğini haiz- 120 sayfalık kısmını 1 yıllık bir çalışmayla kaleme
aldı.
Mevlevîlik müntesibi olan Rauf Yektâ Bey, Aynı zamanda şeyhleri
konumunda bulunan Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede,
Atâullah Dede ve Celâleddin Dede'nin şuurlu teşvikleriyle müzikoloji
faaliyetlerine yöneldi. Çalışmalarıyla çağdaş Türk müzikolojisinin
temellerini atan musiki adamı olarak Türk musikisi tarihine geçti.
Ortaya koyduğu çalışmalar, uzun yıllar birlikte çalıştığı teorisyenler
Sâdeddin Arel ve Subhi Ezgi'nin sonraki yıllarda geliştirecekleri ilmî
çalışmaların öncüsü ve hazırlayıcısı oldu. Musiki hayatındaki bu
önemli ayrıntı, Rauf Yektâ Bey'i ortaya çıkaran asıl kaynağın,
arkadaşı ve hocası Zekâi-zâde Ahmed Bey gibi "Mevlevîhâne" okulu
olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Kemanî ABDÜLKADİR Bey
Bestekâr, kemanî, musiki nazariyatçısı, zâkir ve hânende Abdülkadir
Töre (1873-1946), Sultan Abdülaziz döneminde (1861-1876) Türkiye'ye
elçi sıfatıyla gelerek (1873) Doğu Türkistan'ın Osmanlı devletine
bağlanma işlemlerini yürütmüş olan, Füsûsu'l-Hikem şerhi sahibi Seyyid
Yâkub Han'ın oğludur. 1878-1882 yılları arasında ailece sığınmacı
olarak bulundukları Hindistan'da Kişmir'in Srinagar şehrinde özel
öğrenim görerek başladığı ilk öğrenimini İstanbul'a gönderilince
Yusufpaşa Mekteb-i Osmânîsi'nde tamamladı. Davutpaşa rüştiyesi ve
idâdisinden mezun oldu. 2 yıl devam ettiği Mekteb-i Mülkiye-i
Şâhâne'yi bitirmeden ayrıldı. Dâhiliye ve Hâriciye nezâretlerinde
memur olarak çalıştı.
12 yaşında musikiye başlayan Töre, Kanunî Halid Bey'den (1853-1920)
kanun, Kirkor Efendi'den (1868-1938) ney, Tatyos Efendi'den
(1858-1913) keman ve Albert Braun'dan Batı usûlü keman dersleri aldı.
Hacı Nâfiz Bey (1849-1898) ve Hekimoğlu Ali Paşa Camii müezzini ve
Seyyid Nizam Dergâhı zâkirbaşısı Fehmi Efendi'den (?-1935) durak ve
ilâhi, Hacı Kirâmi Efendi'den (1840-1909) ise fasıllar meşk etti.
Seçtiği keman sazını musiki hayatı boyunca kullandı. 1914'de
Dârülbedâyi açılınca bu kurumun ilmî heyetinde yer aldı. Tanburî Cemil
Bey'in vefatından sonra Dârülbedâyi'de baş sâzende sıfatıyla
çalışmalarına devam etti. 1918'den itibaren yaklaşık on yıl, evinde
açtığı ve Türk musikisi sivil öğretim tarihinde Gülşen-i Musiki
Mektebi adıyla anılan okulda yüzlerce musikici yetiştirdi. Türk
musikisinin gelişmesi ve yükselebilmesi için İstanbul'da bir
konservatuvar açılması gerektiğini vurgulayan bir rapor hazırlayarak
dönemin hükûmetine sundu. Raporunun önemi ilerki yıllarda anlaşılıp
kabul görmesi üzerine Dârülelhân'ın kurulması görevine bazı
musikicilerle birlikte tayin edildi. Fikir babası ve kurucusu olduğu
Dârülelhân'ın kuruluşundan sonra bu kurumda nazariyat öğretmeni ve
kemanî olarak görev aldı. İstanbul okullarının musiki müfettişliğinde
bulundu. Ölümünden önceki son resmi görevi Dârüşşafâka musiki
hocalığıdır.
1913 ve 1921 yıllarında iki kere yayınlanan Usûl-i Tâ'lîm-i Keman adlı
bir keman metodu yazmış bulunan Töre, Türk musikisinde Sadettin Arel,
Suphi Ezgi ve Rauf Yekta'dan önceki dönemde boşluğu hissedilen musiki
nazariyatı konusunda kitaplar yazıp yayınlamasına rağmen ders
notlarından derleyerek oluşturduğu Türk Musikisinde Terakki ve Tekâmül
adlı eserini bastıramadı. Kurduğu okulda yetiştirdiği öğrenciler
arasında en önde gelen isimlerden biri olan Ekrem Karadeniz (d. 1904-
ö. 1981) bu notlardan faydalanarak Türk Musikisinin Nazariye ve
Esasları adlı kitabı yayınlamıştır. Musiki hayatı boyunca oluşturduğu
arşiv, başta Türk musikisinin en büyük eseri olarak bilinen Mîrâciye
olmak üzere binlerce unutulmuş eseri kapsamaktadır. Dinî ve dindışı
beste şekillerinden 200 civarında eserin sahibidir. Töre, "Türk
Musikisinin Son Osmanlıları" arasına "Dergâh" çevrelerinden yetişerek
katılmış ve bir döneme mührünü silinmez bir biçimde vurmuş
musikişinaslardan biridir.
Hüseyin Sâdeddin AREL
Hüseyin Sâdeddin Arel (d. 1880-ö. 1955), Türk musikisi tarihinin
kaydettiği en büyük bilginlerinden biri; Türk musikisi tarihinde
alabildiğine geniş bir yelpazeye yayılan beste şekillerinde en fazla
eser veren bestekârlardan başlıcası ve Türk hukuk tarihine geçmiş önde
gelen hukukçulardan biridir. Kazasker Mehmed Emin Efendi'nin oğludur.
İlmiyye ailesi çocuklarının eğitimine erken başlanması geleneğine
uyularak özel hocalarla henüz 5 yaşında evde başlanan eğitimine, 6
yaşında kaydedildiği ilk mektepte devam etti. İzmir Fransız
Koleji'nden mezun oldu. Medrese eğitimi görerek 'İstanbul rüûsu' denen
en yüksek medrese diplomasını aldı. Resmî ve özel derslerle Arapça,
Farsça, Almanca, Fransızca ve İngilizce'yi mükemmelen öğrendi. 1906
yılında Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne'den birincilikle mezun oldu. Bu
şekilde Tanzimat'ın iki kutuplu -klasik ve modern- eğitim anlayışına
uygun olarak yetişti. Henüz 15 yaşındayken, Bâb-ı Âlî'nin tahsilli
gençler için uyguladığı gelenek gereği, Aydın eyalet valiliği emrinde
girdiği devlet hizmetinde çeşitli kademelerde çalıştıktan sonra ilk
üst düzey görevi müsteşarlıktı. 1914'de Defter-i Hâkânî Nâzırlığı'na,
bir yıl sonra da, 1918'de emekli olduğu Şûrâ-yı Devlet Tanzîmat
Dairesi reisliğine getirildi. 23 yıllık devlet hizmetinden sonra
mesleğini avukatlıkla devam ettirdi.
Musiki eğitimine 10 yaşında Batı musikisi dersleri alarak başladı;
Şeyh Cemal Efendi'den ud ile Türk musikisi dersleri alarak ve 16
yaşından sonra İstanbul'da Şekerci Cemil Bey'le (1867-1928) ve çeşitli
hocalardan aldığı ney, nısfiye, girift, keman, kemençe, viyola,
viyolonsel ve piyano dersleriyle devam etti. Edgar Manas'tan armoni,
kontrpuan ve füg öğrendi. Enstrümantasyon, orkestrasyon ve kompozisyon
bahislerini ise kendi kendine tahsil etti. Dinî ve lâdinî Türk klâsik
musikisi bahislerini Hüseyin Fahreddin Dede ile çalıştı. Böylece Türk
ve Batı musikilerini nazarî ve uygulamalı olarak değerlendirip
karşılaştırabileceği; hayalini kurduğu "Çoksesli Türk musikisi"nin
temellerini atabileceği; gelecekteki Türk musikisi eğitim, öğretim ve
uygulama alanlarını üzerine oturtabileceği çağdaş bir zeminin
birikimini elde etmeye çalıştı. Bu anlayışla, çeşitli Türk musikisi
sazlarını ıslâh etme çarelerine başvurdu. Dr. Subhi Ezgi, Rauf Yektâ
Bey ve Ord. Prof. Dr. Salih Murad Uzdilek ile birlikte oluşturup
sistemleştirdiği Türk musikisi nazariyatı ve ses sistemi Türk
musikisinin hâlen kullanılan ve eğitimle birlikte uygulamada geçerli
olan tek sistemdir. Bugün Türkiye'de, Türk ve Batı musikileri
alanlarında halen kullanılmakta olan musiki terimlerinin tamamına
yakını Arel tarafından ortaya konulmuştur.
Sadeddin Arel, musiki eğitimcisi olarak da önemli faaliyetlerde
bulundu. Benzersiz bir çapta olan kütüphanesinin bulunduğu evi, eğitim
ve öğretim formasyonlarını gerçekleştirdiği en önemli mahfil olmakla
birlikte, Dârü't-tâlîm-i Musikî Cemiyeti, İstanbul Belediye
Konservatuvarı, kendi kurduğu İleri Türk Musikisi Konservatuvarı
Derneği ve önde gelen öğrencisi Ercümend Berker'in kurduğu Üniversite
Korosu'nda dersler verdi. 1943'de, İstanbul Belediye
Konservatuvarı'nda Türk musikisi bölümünün ve 'İcra Heyeti'nin
kurulması görevlerini üstlendi. Kafasındaki çağdaş ölçülerle kurduğu
bu bölümlerde nazariyat, armoni, musiki tarihi ve prozodi dersleri
verdi. En önemli eserlerinden biri olan Türk Musikisi Nazariyatı
Dersleri'ni, buradaki öğretmenliği için kaleme aldı.
Çocukluğundan itibaren oluşturmaya başladığı ve büyük bir çapa
ulaştırdığı kütüphanesi, 1922'deki İstanbul işgali günlerinde evine
müttefik askerlerince el konulduktan sonra çıkan bir yangınla kül
oldu. Bu felâkette 10.000 civarında basma ve 200 kadar değerli
elyazması kitabı yandı. Sonradan tekrar oluşturduğu kütüphane,
ölümünden sonra ailesi tarafından Türkiyat Enstitüsü'ne bağışlandı.
1909-1914 yılları arasında yayınladığı Şehbâl ile 1939-1940 arasında
yayınladığı Türklük mecmuaları, Türk basın tarihinin önemli yayın
organları arasındadır. 1948 yılında kurduğu Musiki Mecmuası, yayın
hayatını halen sürdürmekte, dünyada -devlet veya herhangi bir kuruluş
tarafından desteklenmeden yayınlanan- en uzun ömürlü müzikoloji
mecmuası ünvânını taşımaktadır. Türk Musikisi Kimindir ve Prozodi
Dersleri adlı eserlerinin yanı sıra çok sayıda konferans ve makalenin
sahibidir. Türk musikisinin hemen her beste formundan 700 civarında
eser bestelemiş olan Arel'in bu eserlerinin yaklaşık olarak onda biri
"Çoksesli Türk musikisi"ne örnek olarak besteledikleridir. Ölümünden
sonra öğrencilerinin devam ettirerek kurumlaştırdığı "Arel Ekolü"
denilen bir kültür ve sanat mirası bırakmıştır.
Sâdeddin Arel, öğrenim hayatının hâkim çizgisi olan hem geleneksel
(Medrese) hem de çağdaş (Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne) eğitim
sistemlerinden yetiştiği gibi musikiyle ilgili eğitimini de iki
kutuplu olarak tamamlamasıyla dikkat çekmektedir. Bir Mevlevî muhibbi
olarak, Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede'den musiki
öğrenir ve hocası olan bu büyük usta tarafından -Ahmed Irsoy ve Rauf
Yektâ Bey gibi- gelecek için yönlendirilirken, aynı sırada Batı
musikisi dersleri de alıyor, ana dili gibi vâkıf olduğu 5 Doğu ve Batı
lisanıyla dünyadaki müzikoloji çalışmalarını birincil kaynaklarından
takip ediyordu. Bu çalışmaların sonucunda elde ettiği büyük birikim,
gelecekte yakın çalışma arkadaşları Rauf Yekta ve Subhi Ezgi'yle
birlikte ortaya koyacakları nazarî sistemin temellerini oluşturdu.
Böylece, altyapı çalışmalarını Rauf Yektâ'nın oluşturduğu, gelecekte
"Arel-Ezgi-Uzdilek Sistemi" adıyla bütün Türk musikisi dünyasını
kapsayacak ve genel kabul görecek olan nazariyeyi kuran musiki adamı
olarak Türk musikisi tarihine geçti.
Yetişme tarzı ve eğitimiyle ilgili olarak geçirdiği safhalar, "Dört
ana çıkış kapısı"nın hem "Tekke", hem de "Vezir-vüzerâ konakları"
kısmından geçmektedir. Musiki hayatındaki bu önemli ayrıntı, Sâdeddin
Arel'i ortaya çıkaran asıl kaynağın, arkadaşları Zekâi-zâde Ahmed Bey
ve Rauf Yektâ Bey'de olduğu gibi "Mevlevîhâne" okulu olmasının yanı
sıra, onlardan farklı olarak mekânını "konak"ların oluşturduğu
"aristokrat çevreler" olduğunu ortaya koymaktadır.
Subhi Ziyâ ÖZBEKKAN
Subhi Ziyâ Özbekkan (d. 1887-ö. 1966) ailesi ve yetişmesi itibariyle
"Dört ana çıkış kapısı" içerisinde tam mânâsıyla "Vezir-vüzerâ
konakları"nın mekânını teşkil ettiği "aristokrat çevreler"den çıkmış
bir "Son Osmanlı"dır. Babası Vezir Ziyâ Paşa (1847-1929), annesi Vezir
Sami Paşa-zâde Vezir Subhi Paşa'nın kızıdır. Özel derslerle
yetiştirildi. Fransızca ve Farsça gibi dilleri çocukluğunda öğrendi.
Yüksek öğrenimini Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne'de tamamlayarak üst düzey
yöneticiliğine kadar ulaştığı Hâriciye Nezâreti'ndeki memuriyetine
henüz 16 yaşındayken başladı. Bir süre serbest avukatlık yaptı.
1952'deki emekliliğinden sonra 1961'e kadar musiki alanındaki engin
görgü ve birikimini Ankara Radyosu'nda sanat müşaviri ve Türk musikisi
üslûp öğretmeni olarak görev alarak değerlendirdi. Türk musikisi icra
tarihine Küçük Koro adıyla geçen topluluğun kurucusudur.
Özbekkan, bir musiki adamı olarak, babası Ziya Paşa'nın bir dönem
Istanbul'unun en önde gelen musiki mahfillerinden biri haline
getirdiği konağındaki musiki ortamında yetişti. Çoğu, konaklarının
müdavimi ve babasının himâyesindeki musiki ustaları olan Kemençeci
Vasil (1845-1907), Hacı Kirâmi Efendi (1840-1909), Leon Hancıyan, Rauf
Yektâ Bey, Ali Rifat Çağatay, Udî Nevres Bey (1873-1937), Üsküdarlı
Ziyâ Bey (1877-1926), Lavtacı Andon (?-1915?), Tamburî Cemil Bey,
Kaşıyarık Hüsameddin Bey (1840-1921) ve Kemanî Kirkor
PİYANO EĞİTİMİNDE BİLEK KULLANIMININ ÖNEMİ
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
çalışmanın, rahat ve
gevşek bir biçimde yapılması zorunludur. Aksi taktirde, kasılmalar ve
ağrıların olması
kaçınılmazdır. Bunun sürekliliği durumunda ise sakatlanmalar
olabilmektedir. Ayrıca, piyanodan
elde edilen sesler de bundan etkilenmekte ve istenilen nitelikte
olmamaktadır.Bu çalışmada, piyano tekniğinde kullanılan dört
mekanizmadan biri olan ve piyano eğitiminde önemli bir yer tutan bilek
ele alınarak tanımı yapılmış; bilek rahatlığının önemi vurgulanmış ve
bunun kazandırılmasına ilişkin çeşitli çözümler gösterilmiştir.
Ayrıca, bileğin bazı kullanım
şekilleri de anlatılarak, bu yönde yapılan yanlışların giderilmesi
amaçlanmıştır
Piyano tekniğinde kullanılan dört mekanizma vardır. Bu
mekanizmalar,parmakların dip oynakları, bilek, dirsek ve omuzdur.
Bunların gergin kullanılmaması gerekmektedir. Çünkü eklemler, kasların
rahat çalışmasına imkan tanır. Daha doğrusu eklemler ve kaslar
koordineli olarak çalışmak zorundadır. Eklemler serbest bırakılmasa
dahi, kaslar rahat çalışabilir. Ancak,tam bir serbestlik sağlanmaması
sonucunda oluşacak yorgunluk birikimi,zamanla kasılmalara, kasılmalar
da giderek rahatsızlık ve sakatlıkların doğmasına yol açacaktır. Bu
nedenle, kullanılan eklemlerin de serbest bırakılması zorunludurSözü
edilen mekanizmalarda piyano çalarken meydana gelen kasılmalar
(gerilmeler) farklı şekillerde gözlenmektedir. Örneğin, kolun serbest
bırakılmaması, üst kolun gövdeye yapıştırılması veya kolun dışa ve
yukarıya
doğru kaldırılması, omuz ve bilek yüksekliği gibi. Kolların serbest
bırakılmasıyla omuzlar rahatlar. Ancak, kol ve omuz serbestliği
sağlansa bile, bilek serbestliği her zaman sağlanamamaktadır. Kollarda
olduğu gibi bazen bileğin serbest bırakılmaması da, omuz yüksekliğine
neden olabilmektedir. Bu da bilek, ön kol,omuz bölgesi ve hatta sırtta
ağrıları ve yorgunluğu beraberinde getirmektedir.Bu nedenle bileğin
rahatlatılması, genel gevşeklikle birlikte çalıcıya çok büyük
rahatlık ve kolaylık sağladığından, piyano eğitimi alan her öğrenciye,
bilek rahatlığının kazan-
dırılması önemli ve zorunlu hale gelmektedir.
Bu çalışma ile, bilek rahatlığının önemi vurgulanmak istenmiş ve bunun
nasıl kazandırılacağına ilişkin çeşitli çözümler önerilmiştir. Ayrıca,
bileğin bazı kullanım şekilleri de anlatılarak, bu yönde yapılan
yanlışların giderilmesi amaçlanmıştır. Yapılan bu çalışmanın, mevcut
eksikleri gidereceği ve daha sonra yapılacak çalışmalara kaynak
olacağı umulmaktadır.
PİYANO EĞİTİMİNDE BİLEK KULLANIMININ ÖNEMİ :
Bilek, önkol ile el arasında bulunan eklemdir. Bu bölge, vücudun
hiçbir
yerinde bulunmayan sayıda kiriş, damar ve sinir içerir. Bu oluşum
yoğunluğu
bölgenin klinik ve cerrahi önemini arttırır Sekiz kemikten
oluşur Ön kol kasları olan "extensor ve flexor" kaslar ile
"sinirler ve damarlar" buradan geçmekte ve bunlar bir bant ile
kuşatılmaktadır.
Bütün bu özelliklerin yanında oynar bir eklemdir. Bu da vücudun bu
bölgesini
daha da önemli kılmaktadır. Oluşum yoğunluğu şekillerde açıkça
görülmektedir.
Bilek, ön kol kaslarının, sinirlerin ve damarların geçtiği bir bölge
olma
özelliğinden dolayı, parmak kaslarının rahat çalışmasına da imkan
tanır. Ayrıca
kol ağırlığının tuşeye aktarılmasını da sağladığından, anatomide
olduğu kadar
piyano eğitiminde de önemli rol oynar. Eklemleri serbest bırakmak
(parmak,
bilek, dirsek, omuz) ve hiçbir zorlanma olmadan, eforsuz, doğal yolla
çalmak
için gerginlikten arınmak gerekir,Bileğin görevini yerine
getirmesi gevşek olmasıyla mümkündürGevşek olmayan bilek
parmak hareketlerini zorlaştırır ve piyanodan çıkacak sese etki eder.
Sert bilekle
çalınan her ses sert, kuru ve ruhsuz olur.Kuvvetli
vuruşlarda, kol ağırlığının tuşlar üzerine sertlikle inmesini önlemek
için, bileğin
alçalma hareketine ihtiyaç vardır. Bu hareket, yüksekten düşen kolun
bütün
ağırlığının tuşlar üzerine tesir etmemesi içindir ve bu sayede
ağırlığın bir kısmı
bilekte kaybolarak çıkacak sesin sertliği önlenmiş olur .Bunun içinse
gevşeklik şarttır.
Aynı zamanda bilek, elin aşağı-yukarı, sağa-sola ve dairesel
hareketler yapmasına da imkan tanır. Bu nedenle günlük yaşamda önemli
olduğu kadar,piyano çalmak için gerekli olan teknik alışkanlıkların
kazanılmasında da büyük rol oynar.
Bilek Rahatlığının Elde Edilmesi
Yumuşak bileğin beraberinde getireceği en önemli özellik, başta
rahatlık ve bununla birlikte yumuşak bir anlatım olacaktır. Ancak bu
rahatlığı elde etmek için öğrenciye, yumuşak bileğin nasıl elde
edileceği anlatılmalı ve uygulama sırasında hissettirilmelidir. Rahat
bilek ile sert bilek arasındaki fark, eğitim gören kişi tarafından çok
kolay ve çok çabuk fark edilecektir. Yumuşak bileği elde etmek için
yapılması gereken en önemli çalışma, masa başında yapılacak olan
çalışmadır. Çocuğa, doğal hareketlerden yola çıkarak çalmayı öğretmek,
yumuşak bileğin elde edilmesinde büyük kolaylık sağlar.Masabaşı
denilen bu çalışmada yapılacak olan, çocuğa, masada yemek beklerken
ellerini ve kollarını masanın üzerine koyduğu anda doğal olan bilek
rahatlığının hissettirilmesidir.Bu noktada bilekte, kolda ve
parmaklarda hiçbir zorlanma olmayacaktır. Bu pozisyon klavyeye
aktarıldığında ise tamamen doğal bir rahatlık sağlanmış
olacaktır. Masabaşı çalışması, piyanoya yeni başlayan öğrencilerde
olduğu kadar, piyanoda ilerlemiş, fakat bilek sertliğine sahip olan
öğrencilerde de uygulanabilir.Bilinçli bir şekilde yapılan uygulamalar
sonrasında bileklerin rahatladığı ve piyanonun tamamen doğal bir
şekilde çalındığı gözlenecektir. Bilek rahatlığını sağlamanın bir
diğer yolu ise, ara sıra bileği hafifçe tutarak
yumuşaklığının kontrol edilmesidir. Başka bir yol ise, bileğe,
aşağıdan yukarıya doğru ya da yukarıdan aşağıya doğru hafifçe
bastırmaktır.
Bilek Sertliğinin Nedenleri ve Çözüm Önerileri
Piyano çalmak için önemli yer tutan bileğin, sertleşme nedenlerinin
bilinmesi, elbette ki bu sorunun çözümlenmesinde büyük önem
taşımaktadır.Bilek sertliğinin nedenleri, psikolojik, fizyolojik ve
uygulamaya dayalı nedenler olarak üç başlık altında incelenebilir.
Psikolojik Nedenler
Psikoloji, her konuda olduğu gibi piyano eğitiminde de büyük önem
taşıyan ve öğrencileri önemli ölçüde etkileyen faktörlerin başında
gelmektedir. Kişinin ruhsal yapısı (çekingen, içe dönük, dışa dönük
vs.) gerek ders, gerek çalışma esnasında rahatlığını büyük ölçüde
etkiler. Bu nedenle, öncelikle öğrencinin çalışma esnasında rahatlığı
sağlanmalıdır. Bu çekingenlik veya içe dönüklüğün bir başka nedeni de
öğretmen-öğrenci ilişkisidir. Öğretmen çok sert veya çok
otoriter olduğu taktirde, bu durum öğrenciyi elbette ki olumsuz yönde
etkileyecektir ve ister istemez gerilmesine neden olacaktır. Öğrenci-
öğretmen diyaloğunun iyi olması, eğer varsa öğrencideki çekingenlik ya
da içe dönüklüğü zamanla değiştirecek; bu da öğrencinin kendisini çok
daha iyi ifade etmesini ve kendine olan güveninin artmasını
sağlayacaktır. Bu durum isteksizlik veya motivasyon eksikliğini de
giderecektir. Aynı zamanda öğretmen, öğrencisi ile
olan dostluk dozajını da iyi tayin etmelidir. Öğrencisiyle
bütünleşmeli, başarısızlıklarında onu yeniden çalışmaya yöneltmeli,
motive edici olmalı ve bunlar için teşekkür beklememelidir. Öğrenciye
çok fazla yüklenmemeli, kendi sanatçılığında gerçekleştiremediklerini,
öğrencisinden beklememeli; bir başka deyişle kendisini öğrencisinde
görmek gibi bir düşünceye sahip
olmamalıdır Konser veya sınav heyecanı da sertliğe sebep olabilir.
Parçada öğrencinin emin olmadığı, korktuğu yerler varsa sertleşme
kaçınılmazdır Öğrencilerin konser heyecanını yenmeleri ve sahne
deneyimi kazanmaları için sık sık sahneye çıkmaları sağlanmalıdır.
Örneğin bir sesin oktavını alırken, uzaktaki notaya ulaşamama korkusu,
bilek sertliğine neden olabilmektedir. Bunun gibi örnekler
çoğaltılabilir. Öğrencinin yanlış çalma korkusu olduğunda oluşabilecek
sertliğe izin vermemek için öğrencinin, o çalışmada yanlış nota
çalmasına izin verilmeli, "yanlış çal, önemli değil; yeter ki rahat
ol!" şeklinde uyarılmalı; varsa yanlış notalar daha sonra
düzeltilmelidir. Eğitimde öğrencinin psikolojik rahatlığı zorunludur.
Aksi halde, bileği içeren
çalışmalar da dahil olmak üzere, yapılan çalışmalardan istenen verim
alınamayacaktır.
Fizyolojik Nedenler
Bilek sertliğinin bir diğer nedeni ise öğrencilerin fizyolojik
yapılarındakifarklılıklardır. Yaş faktörü fizyolojik nedenlerin ilki
olarak sayılabilir. Bunun nedeni ise küçük yaştaki insanların sahip
olduğu fiziksel esneklik ile daha ileri yaşlardaki insanların sahip
olduğu esnekliğin aynı olmamasıdır. (Örneğin bir ilkokul öğrencisinin
sahip olduğu fiziksel esneklik ile bir üniversite öğrencisinin
esnekliği arasındaki fark gibi) Bu da sertleşmeyi
kolaylaştıracaktır.Yetişkin kişilerdeki bilek sertliğine, mümkün
olduğunca izin verilmemeli ve öğrencinin kendisini sık sık kontrol
etmesi tavsiye edilmelidir.
Büyük ele sahip kişiler geniş pozisyonlarda zorlanmamakta; ancak dar
pozisyonlarda
parmaklarda sıkışma görülmektedir. Bir piyanisti zorlayan bir pasaj,
bir diğeri için kolay olabilir. Çünkü fiziksel avantajlar söz
konusudur. Uzun parmaklar geniş açılımlara yardımcı olur, ama kromatik
pasajlarda sıkışabilirler ve kendi yollarına giderler.Küçük ele sahip
bireylerde ise, ses elde etmek için vurma eğilimi görülebilir. Bu
vurma hareketi aşağıdan yukarıya doğru olabileceği gibi yukarıdan
aşağıya doğru da olabilir. Bu da bileğin savrulmasına ve gerginliğe
sebep olur.
Öğrencinin el büyüklüğü gözetilmeksizin, varsa ses elde etmek için
yapılan
vurma hareketine kesinlikle izin verilmemeli ve sürekli kontrol
altında
tutulmalıdır. Kontrol olmadığı taktirde bilek gerilim içerisine
girebilir. Ses
parmaklar ile elde edilir. Bu sırada bilek rahat olmalı ve sabit
durmalıdır. İtici
güç olamadan parmakları hareket kabiliyeti içerisinde kullanılır
duruma
getirebilmek, öğrencinin, bileğine hafif bir şekilde dokunarak onun
sabit
durduğunu hissetmesini ve parmak eklemlerinin izin verdiği kadar,
parmakları
yukarı kaldırarak dip eklemden serbestçe vurmasını sağlamakla
olacaktır.Bu gerilimin bir diğer nedeniise bileğin tam olarak ne yöne,
yani aşağıya mı, yukarı mı hareket edeceğini,
yoksa sabit mi duracağını bilmediğinden kaynaklanmaktadır. Kemik
yapısındaki bozukluklar da sertliğin nedenlerindendir. Eğer
varsa,kemik yapısındaki bozukluklar göz önünde bulundurularak kişiye
göre çalışma yöntemleri geliştirilmelidir. Ne olursa olsun, bizlere
verilen bu fiziki
malzemelerle en iyi olanı bulmak zorunda ve bunlarla iyi geçinmek
durumundayız.
Kendi teknik sınırlarımız içerisinde program seçmeliyiz.Diğer
nedenlere gelince; bunlar ortamdan ortama değişiklik gösterebilirler.
Örneğin, oturulan tabure eğer alçaksa, piyano önünde oturan kişinin
dirsekleri klavye ve parmaklardan aşağıda kalacaktır. Bu durumda
çalmak için bileği yükseltme ihtiyacı hissedilebilir. Çok alçak
oturuş, bileklerin kaldırılmasıyla parmak hareketlerini sınırlar. Çok
yüksek oturuş ise, kol ve bileklerin alçaltılmasıyla el hareketini
sınırlar.Bu da sertlik ve yorgunluk demektir.
Tabure yüksekliğine dikkat edilmelidir. Klavye, parmak uçları ve
dirseğin
yere paralel bir doğru çizebileceği yükseklikte; piyanoya çok uzak ya
da çok
yakın olmayacak bir şekilde ve taburenin ön yarısına oturmaya özen
gösterilmelidir. Piyanoya çok uzak oturmak, klavyeye uzanmak anlamına
gelir.
Klavyeye çok yakın oturulduğunda ise kişi, kendisini sıkıştırılmış
hissedecek ve
bileğe kramp girecektir
Uygulamaya Dayalı Nedenler
Bilek sertliği en çok, çalışma anında yapılan hatalardan
kaynaklanmaktadır. Anatomik yapıya uygun olmadığından yanlış bilek
hareketinin sertliğe sebep olması kaçınılmazdır. Örneğin bileğin çok
yüksek tutulması veya çok düşük tutulması gibi. Bileğin içe dönük ya
da dışa dönük durması da başlangıçta olmasa bile ileride örneğin üçlü
ya da dörtlü akarların alınmasında ortaya çıkıp sorun
yaratabilir.Bilek, el, parmak ve kol rahatlığını sağlamak için
öncelikle masa başı
çalışması yapılmalı ve bu çalışma birkaç ders boyunca devam
ettirilmelidir. Elinpozisyonu iyice yerleşinceye değin, beşli içinde
kalan parça, etüt ve alıştırmaların dışına çıkmamak yerindedir.İleri
seviyede sertlik oluştuğu anlarda da masa başı çalışması yapılabilir.
Arpejlerde hareket doğru yapılsa bile bilek sertliği söz konusu
olabilir. Ancak bu sertlik, öğrenci tarafından fark edilmeyebilir. Der
Erste BACH, Sol Majör Tanz'daki arpejde olduğu gibi. Bu arpejde
öğrenci, uzaktaki notaya (oktav sese) ulaşma çabasıyla bileğini
sertleştirebilir. Arpejlerde bileğin hareketine ve rahat olmasına
dikkat edilmelidir.
Staccatolarda olması gereken parmak ve bilek hareketi gevşeklik
içerisinde yapılmadığı taktirde, bilek sertliği ve buna bağlı olarak
yorgunluk meydana gelecektir. Parmak staccatosu veya akor
staccatolarında sanki sıcak bir cisme dokunmuş gibi tuştan ayrılmak
gerekir. Bu hareket çok büyük bir rahatlık içerisinde yapılmalıdır.
Özellikle akor staccatolarında, bilekteki küçük bir sertlik
etkisini ağrı ve yorgunluk şeklinde hemen gösterecektir.
Gamlarda da aynı durum söz konusudur. Sabitlenen bilek, gevşeklik
içerisinde kullanılmazsa, çok kısa bir süre içerisinde sertliğe bağlı
olarak yorgunluk meydana getirecektir. Bu yorgunluk, sertlik
içerisinde gerçekleşen staccatodaki yorgunluğa oranla, kendisini çok
daha çabuk gösterir. Başparmak hazırlığının yapılmaması da güçlük
doğuracak ve bilek eklemi sertleşecektir.
Gamlarda dikkat edilmesi gereken, sabitlenen bilek ve başparmak
geçişidir.İkinci parmak çalarken başparmak avuç içine girmelidir.
Başka bir deyişle başparmağın hareketi, çaldıktan sonra tuştan
kalktığı anda avuç içine girmesidir.Başparmak hazırlığının gecikmesi,
hız arttıkça bileğin savrulmasına sebep olur. Bu nedenle başparmak
hazırlığı yapılmalıdır. Böylelikle hiçbir
güçlük doğmayacak ve bilek eklemi de sertleşmeyecektir. Bilek
ekleminin sertleşmemesi için, öğrenciye şöyle bir öneride
bulunulabilir: Parmak, alt geçit için hazırlığını yapar yapmaz, elin
ve bileğin yan tarafa, sanki başka birisi tarafından çekilmesi
şeklinde düşünülerek, öğrencinin notayı çalmak için, elini dışarı
doğru çekmesi söylenebilir. Aynı pozisyon dönüşte kullanılabilir. Bu
kez,
bileğin çekilmesi yerine itilmesi söz konusudur.Ön kol ağırlığının
yanlış yerde verilmesi, bileği ve çalma hızını olumsuz yönde
etkileyecektir. Örneğin sıra seslerden oluşan hızlı bir pasajda olduğu
gibi. Özellikle forte çalınması gereken hızlı pasajlarda, tüm kol
ağırlığı yerine, ön kol ağırlığı tercih edilmelidir. Çünkü tüm kol
ağırlığı hareketi yavaşlatır ve bileğe gereksiz bir yük biner. Bu da
bileğin sertleşmesi, sıkışması ve yorulması demektir. Aynı oranda hız
da azalır.
Oktavlı pozisyonlara sahip eserler gevşeklik içerisinde çalınmazlarsa,
bilek sertliği söz konusu olabilir. Oktavlı akorlarda bilek yokmuş
gibi düşünülmelidir. Aksi halde bilek gerilim içerisine girecektir.
Bağ sonlarındaki, elin tuşeden kalkma hareketinin rahat yapılabilmesi
için öğrenciye,
bileğinin tam bir serbestlik içerisinde olması gerektiği ve elin her
dikey hareketinin abartılması söylenebilir. Ancak bu abartılı hareket
bedene doğru ya da tam olarak yukarıya doğru değil, hafif ileri ve
piyanoya doğru düşünülmelidir.
Doğru parmak numaralarının kullanılmaması, aynı yerin sürekli farklı
parmaklarla çalınması ve/veya elin sürekli pozisyon değiştirmesi;
özellikle de bir sonraki pozisyona hazırlığın yapılmaması, bileğin de
pozisyon değiştirmesine ve buna bağlı olarak da sertleşmesine neden
olur. Bu nedenle parmak numaralarına dikkat edilmeli; doğru parmak
numaraları kullanılmalıdır. Kullanılan parmak numaraları
notasyondakiyle aynı olmasa bile, ters bir pozisyon yaratmadan,
rahat çalabileceği şekilde kişiye özel de olabilir.
Hızlı çalmak ve özellikle dizilerde veya sıra seslerde yapılan bilek
yaylanması,bilek sertliğinin nedenlerindendir. Parçaların hızlı
çalışılmasından dolayı eserin bazı bölümleri, eser tüm ayrıntılarıyla
bilincine yerleşmediğinden karanlık kalmaktadır. Kasları yöneten
sinirler birbirlerine ve beyine bağlı olduklarından birinin kasılması
diğerini de etkiler. Bilekteki kasılma, kol, omuz, karın ve bacak
kaslarının kasılmasına neden olabilmektedir.Çalınan eserler önce ağır
tempoda çalışılmalı ve iyice özümsendikten sonra hızlandırılmalıdır.
Önemli olan eserleri hızında çalmak ya da hızlı çalmak değil, birkaç
kez arka arkaya ve yorulmadan çalmaktadır. Bu nedenle parçaların,
yavaş çalışılıp, beyinsel ve kassal olarak özümsenmeleri
gerekmektedir. Sertleşmeyen bilek ve diğer mekanizmalarla rahat icra
ancak böylelikle mümkündür.
Sıra sesler ve diziler çalışırken bileğin yaylanmasına izin
verilmemeli; bilek sabit el pozisyo-
nundaki gibi tutulmalıdır.Bu yaylanma bileğin yorulması ve dolayısıyla
sertleşmesi demektir. Sıra seslerdeki bilek yaylanmasını önlemek için
çalma sırasında bilek, öğretmen tarafından hafifçe ve sadece iki
parmakla tutulabilir ya da öğrenci, diğer elinin bir parmağını
kaldıracın hemen
ötesinde hafif bir dokunuşla dedektör gibi kullanabilir. Yani, elin
ötesinde bileğe hafif bir dokunuş gibi. Sertleşme başladığında
gevşemeksizin çalışmaya devam etmek de öğrenciyi olumsuz yönde
etkiler.Özellikle öğrenci gevşek olmayan kaslarla çalışmaya alışırsa,
gevşetmek daha da güçleşir ve sertlik kalıcı hale gelir Bu noktada
bileğin sertleşmesi de kaçınılmazdır. Bu nedenle sertleşme
olduğunda,önce gevşeyip, çalışmaya daha sonra devam edilmelidir.Belli
bir davranış çok tekrarlandığı zaman nöronlar arasındaki bağlantı
kuvvetlenir. İyi öğrenilmiş bir davranış, bir süre tekrar edilmeyecek
olursa, nöronlar arasındaki bağlantı zayıflar.Çalışmaya ara
verildiğinde
de, kaslar arasındaki koordinasyon zayıflayacak, nöronlar arasındaki
bağlantı yavaş yavaş azalacaktır.Dolayısıyla bilek rahatlığı da
kaybolabilir.Bu nedenle çalışmaya uzun süre ara verilmemeli; periyodik
olarak çalışmaya devam edilmelidir. Ara verdikten sonra, performansı
yeniden kazanmanın zor olduğu unutulmamalıdır.Kontrolsüz çalışmak da
sertliğe neden olabilir. Kontrollü ve rahatlık içerisinde yapılan her
çalışmada ise böyle bir durum söz konusu olmayacaktır ve istenilen tüm
mekanizmalar (bilek de dahil) rahat bir şekilde kullanılacaktır. Aşırı
çalışmak da dikkat dağınıklığına neden olur. Dolayısıyla kontrol
azalır. Rahatlık içinse kontrol şarttır. Çalışırken aşırıya
kaçılmamalı; normal olan süreler tercih edilmelidir.
Bütün bu çalışmalarla birlikte asıl yapılması gereken, öğrenciye kendi
kendini kontrol etmesini öğretmektir.Öğrenci,öğrendiklerini,nerede
kullanacağını bilmeli ve gerektiğinde kullanmalıdır. Öğrencinin ezber
yapmasına izin verilmemeli; akıllı çalışma ilkesi olarak bildiklerini
nerede ve nasıl kullanması gerektiği öğretilmelidir. Önemli olan
öğrenciye gereken yerlerde ve genel olarak
kendi kontrolünü nasıl yapması gerektiğinin öğretilmesidir. Gösterilen
teknik alışkanlıklar hissedilerek öğrenilmelidir. Ancak hissedilen
davranışlar refleks haline dönüştürülebilir ve kontrol edilebilir.
Öğrenci, hissedilmeden öğrenilen davranışları nasıl kontrol edeceğini
bilemez. Hareketin gerçekte nasıl yapılması gerektiğini bilmediği
gibi. Ancak bu şekilde kendini kontrol edebilir hale gelebilir.
Böylece öğrenmede kalıcı olacaktır. Dolayısıyla problem olan yerlerde,
öğrenci problemi fark edecek ve kendi çözümünü kendisi bulacaktır. Sol
elde çıkıcı bir gamda dördüncü parmakta bir sorun varsa :
1. Kas hareketinde veya pozisyon esnasındaki açıda bir yanlışlık mı
var? ve
2. Bu nasıl düzeltilecek? şeklindeki tutum, arzu edilen değil, zorunlu
olan bir tutum olmalıdır
Yapılan ders ve çalışmalar sonucunda öğrenci, kendi kendini kontrol
etme alışkanlığı kazanmışsa, var olan problemi fark edecek, bildiği
teknik alışkanlıklar ve bilgiler doğrultusunda da karşılaştığı
problemleri rahatlıkla çözümleyebilecektir. Öyleyse, bilek
rahatlığının kazanılmasında asıl olan,öğrenciye doğru teknik
alışkanlıklarla birlikte, kendi kontrol etme alışkanlığının
da kazandırılmasıdır. Sertlik içerisinde uygulanan her çalışmanın
kramplar ve daha uzun sürede ise sakatlanmalara sebep olacağı
düşünülürse, piyano çalışırken yapılacak olan her egzersizin gevşeklik
içerisinde yapılması zorunludur. Bu genel gevşeklik içerisinde bileğin
de rahat olması, yani diğer eklemler gibi serbest bırakılmasına özen
gösterilmesi gerekmektedir. Sonuç olarak, bilek rahatlığının
sağlanması için gerekenler yerine getirilmeli, özellikle, öğrenciye
kendini kontrol etme alışkanlığı kazandırılmalı ve rahatlık içerisinde
çalışma, alışkanlık haline getirilmelidir.
NEDEN PİYANO EĞİTİMİ ?
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
Çocuklar !
Doğadaki tüm güzelliklerin davetine açık olan sizlerin,kişiliklerinin
şekillenmeye başladığı yıllarda tanıştığınız farklı sanat
etkinliklerinden olumlu olarak etkilendiğiniz açıktır. Tüm bu sanat
dalları arasında hiç kuşkusuz, müziğin ayrıcalıklı bir yeri
vardır.Sizlerin fiziksel, bilişsel ve sosyal gelişimleri için biz
eğitimciler, erken yaşta edinilen olumlu müzikal deneyimlerin önemini
vurgulamaktadırlar.
Sizlerin müzikle kurduğu ilişki,anne karnında başlayan doğal bir
ilişkidir. Anne kalbinin ritmik atışlarını dokuz ay boyunca dinleyen
sizler, özellikle duyularınızın geliştiği son dönemlerde, annenizin
sesinin farklı tonlarına, bunların anlamlarına karşı duygusal bir bağ
geliştirirsiniz. Müziği duyabilir, annenizin mırıldandığı melodileri
tanıyabilirsiniz.Çünkü bebeklerin,gebeliğin son dönemlerinde annesinin
söylediği sakin melodileri, doğumundan sonra da tanıdığı ve bunları
duyunca sakinleştiği kanıtlanmıştır.
Dünyadaki her kültürün, kendine özgü ninnileri vardır. Ninni, anne ile
bebek arasında kurulu, müzikal bir duygusal bağdır. Aynı ölçüde
işlevseldir de; annenin, çocuğuna, ortamın uyumak için güvenli
olduğunu belirtmesinin bir yoludur. Erken dönemlerde, bebek - anne -
baba arasında kurulacak müzik bağı, ileride yaşayacakları duygusal
ilişkileri sağlamlaştıracaktır.
Bebeklikten çıkan çocuk, kendini sağlıklı bir yetişkin yapacak
aktivitelerle tanışırken, müziğe özel bir önem verir. Çevresiyle olan
ilişkilerine ve oyunlarına müziği severek ekler. Dış dünya ile
ilişkilerinde müzik, onun için faydalı bir iletişim kaynağı haline
gelmektedir.
Müzik eğitiminin, uzun dönemde akademik başarı içerisindeki şaşırtıcı
önemiyle ilgili birkaç araştırma yapılmıştır :
Rauscher, Shaw, Levine, Wright, Dennis ve Newcomb, 1996 yılında üç-
dört yaşlarındaki yetmiş sekiz çocuğu incelediler ve onları dört gruba
ayırmışlar,otuz dördü özel piyano dersi, yirmisi özel bilgisayar
dersi, geri kalan yirmi dördünden onu özel şarkı dersi alırken, on
dördüne de hiç ders verilmemiş. Deney altı ay sürmüş. Çocukların
yaşlarına uygun dört standart test, deneyin başında ve sonunda
çocuklara uygulanmış. Testlerde, piyano dersi alan çocukların,
mantıksal hafızalarının ve algılama yeteneklerinin ciddi şekilde
geliştiği görülmüş.
On yedi farklı ülkede, on dört yaş grubunda, fen bilimleri okuyan
öğrenciler arasında yapılan araştırmada, ilk üç ülke sıralaması,
Macaristan, Hollanda ve Japonya olarak çıkmıştır. İlginç olan, bu üç
ülkenin de, eğitim programlarına, ana okulundan üniversiteye kadar
düzenli müzik eğitimi koymuş olmalarıdır. Özellikle Macaristan, çok
değerli eğitimci / besteci Zoltan Kodaly'ın çizdiği yöntemle
hazırlanmış bir eğitim programını, 1960'lardan itibaren
uygulamaktadır. Günümüzde Macaristan'da, ilkokul üçüncü sınıfa gelmiş
öğrenciler içinde, solfej yapamayan ya da bir şarkıyı doğru olarak
söyleyemeyen öğrenci yok gibidir. Macar öğrencilerinin, matematik ve
diğer bilimlerdeki başarıları göz kamaştırıcıdır. Sıralamada ikinci
olan Hollanda, düzenli müzik eğitim programına 1968'de başlamış,
Japonya da, bu iki ülkenin deneyimlerini özümseyerek kendi müzik
eğitim sistemini oluşturmuştur.
Benzer bir başka araştırma, yüksek teknoloji şirketlerinin merkezi
durumunda olan Amerikan Silikon Vadisi'nin (Silicon Valley), teknik
tasarımcıları ve mühendisleri arasında yapılmıştır ve bunlar içinde,
önde gelen yöneticilerin tamamına yakınının müzikle doğrudan ilgilenen
amatör müzisyenler olduğu saptanmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, en yüksek akademik başarıya sahip
okulların, günlük aktivitelerinin %20 - 30'unu sanat aktivitelerine
ayırıyor olmaları dikkate değerdir ki bunların içinde müziğin önemli
bir yeri vardır. 1984 yılında tüm akademik göstergeleri başarısız olan
St. Augustine Bronx İlkokulu, uyguladığı yoğun müzik eğitimi
programının ardından, günümüzde başarı oranını %90'lara çıkartmıştır.
(GÜLTEK, Buğra, Müzik, Yetenek ve Çocuk, Çoluk Çocuk Dergisi, Şubat
2002 Sayı 11; DICKINSON, Dee, New Horizons of Learning, www.menc.org,
2006)
Örnekler arttırılabilir. Son dönemlerde birçok özel okulun müzik
aktivitelerine daha fazla önem vermesi, iş başvurularında, başvuranın
sanatsal etkinliklerinin de sorgulanması, İngiliz Kraliyet Müzik
Akademisi sınavları gibi uluslararası sınavların yaygınlaşarak,
buradan alınan derecelerin iş ya da akademik kariyer başvurularında
kullanılması, müziğin, akademik başarıyla doğrudan ilgisinin
anlaşılmasının bir sonucudur.
Tüm sanatsal aktivitelerin siz çocuklar üzerindeki olumlu etkilerini
kabul etmekle birlikte, piyanonun sahip olduğu özel yeri vurgulamakta
yarar vardır. Bazı araştırmalarda, piyano klavyesinin yapısının, insan
bilincinin işleyiş tarzına uygun olduğu ve tüm diğer müzik
aktivitelerinin getireceği fiziksel - duygusal yararları sağladığı
gibi, beynin mantıksal işleyiş kapasitesini de arttırdığı iddia
edilmektedir. Piyano öğrenen bir çocuk, gözleriyle, iki farklı
sıralanışta yazılmış (genellikle bu böyledir - iki farklı dizek üstüne
yazılan ve farklı referanslara göre (sol ve fa anahtarları) sıralanan)
notaları okur. İlerlemiş bir öğrenci, bu iki sıranın dışında, araya
yazılan nota partilerini de görüp çalmak zorundadır. Bazen, iki elin
sınırları zorlanarak, dört hatta beş ayrı ezgi partisini, sadece iki
elle çalmak zorunda kalabilir. Tüm bedenini, ama özellikle omuzdan
itibaren üst kolunu, ön kolunu, bileklerini ve parmaklarını koordine
eder, ayrıca iki ayağıyla da pedalları kullanır. Bu, beynin koordine
ettiği oldukça karmaşık bir aktivitedir ki piyanonun getirdiği tüm
duygusal ve estetik kazanımlar bir yana, başlı başına çok önemli bir
noktadır ve hiç de kolay değildir; yıllar süren ve adım adım ilerlenen
bir süreç gerektirir.
Kısaca, piyano eğitimini doğru zamanda, doğru kişilerden, doğru
yöntem ve materyalle almaya başlayan istekli bir öğrencinin, kişisel
gelişimine önemli bir katkı sağlandığı açıktır.
ANA SINIFLARINDA MÜZİK EĞİTİMİ
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
bile zor değil mi? Müzik yetişkinler için önemli olduğu kadar çocuklar
için de önemli. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki çocuğun gelişiminde
müzik olgusu önemli bir yere sahip. Bu nedenle bir çok uzman çocuklara
anne karnından itibaren müzik olgusunun aşılanması gerektiğini
söylüyor.Anaokulu yıllarının ise çocuklara müzik olgusunun en iyi
öğretilebileceği zamanı kapsadığı biliniyor.
Anaokullarında verilen Müzik eğitimi dersi belirlenen amaçlar
doğrultusunda gerçekleşir.
· Öğrenciye özgüven kazandırılması.
Öğrencinin bireysel olarak kendisini şarkı yoluyla ifade edebilmesi
· Ritm duygusunun geliştirilmesi.
Çevresindeki varlıkların seslerini ayırt edebilmesi.
· Okulda oynanan oyun ve dans müziklerini tanıyabilmesi.
Oyunlu şarkılar (rondlar, sayışma ve tekerleme,vb.). Birlikte düzenli
ve anlamlı şarkı söylemeye istekli olabilmesi, söylenen şarkıda
ezginin ve sözlerinin anlamına dikkat etmesi.
· Yaş seviyesine uygun müzik kültürünü edinebilmesi.
CD, VCD, kasetçalar, müzikli oyunlar, konserler izletilmesi
· Değişik müzik enstrümanlarının tanıtılması.
Öğrenciye sınıfta org, piano, blok flüt, keman, gitar ,vb. Müzik
aletlerinin tanıtılması
Temel müzik bilgilerinin verilmesi.
· Müzik nedir?
· Nota nedir?
· Dizek nedir?
· Sol anahtarının tahtada gösterilmesi.
Uzmanlar bu yaşlarda verilen müzik eğitimini beş ana aşamada
açıklıyorlar.Bunlar:
1.Müzikle hareket etme yeteneği
2.Sesleri keşfetme ve belirleme yeteneği
3.Şarkı söyleme potansiyelini keşfetme yeteneği
4.Şarkı söyleme yeteneği
5.Basit müzik aletleri çalma yeteneği
Şimdi bu yetenekler nelerdir ve bu yetenekleri geliştirmek için neler
yapabilirsiniz onlara bir göz atalım:
1.Müzikle hareket etme yeteneği:
Müzikle hareket etme, insanoğlu için iç güdüsel bir olgudur.Bunun en
iyi örneğini bebeklerde görebiliriz, bebekler doğduklarından kısa bir
süre sonra seslere cevap vermeye başlarlar, daha sonra bu seslerle
bazı hareketleri birleştirirler.Bu olgunun çocuğunuzda gelişmesi için;
Neler yapabilirsiniz?
Çocuğunuzun farklı müzikler dinlemesini sağlayın (klasik, caz,
halk...)
Müzik dinlerken istediği gibi hareket etmesine olanak sağlayın.Ona
belirli figürler öğretmeye çalışmayın, kendi hareketini kendisinin
yaratmasına imkan tanıyın.
2.Sesleri keşfetme ve belirleme yeteneği:
Çocuklar etraflarında bir çok ses duyarlar ve çoğu zaman bu seslerin
sesin farkına bile varmazlar.Bu sesleri fark edebilmeleri için gerekli
yardıma ihtiyaçları vardır.Onlar için;
Neler yapabilirsiniz?
Çevrenizdeki farklı sesleri bulmaya çalışın ve bu sesleri çocuğunuzda
fark etmesini sağlayın.(örneğin kuşların cıvıltısı, rüzgarın sesi...)
Kullanabilmesi için basit müzik aletleri edinin, çocukların bir şeyi
öğrenmesinin en iyi yolu o şeyi kendilerinin denemesidir.(blok flüt,
tef...)
Eğer müzik aletleri yoksa onlara ses çıkartan çeşitli materyaller
sağlayın, bazen bu materyaller çocuklara daha çekici gelebilir.
(tencere kapakları, kaşıklar...)
Onlarla beraberken sessiz anlar yaratmaya çalışın, bu sessiz anlarda
dışarıdaki sesleri beraber dinleyin.Ona sorular sorarak hangi sesleri
duyduğunu öğrenin.
Çocuğunuzun ilgisini çeken sesleri belirlemeye çalışın ve bu sesleri
daha çok işitmesine yardımcı olun.
Çocuğunuzu duyduğu sesleri anlatması için teşvik edin.(Rüzgarın sesi
nasıl çıkıyor bana gösterir misin?)
Çocuğunuzla ses tahmin etme oyunu oynayın.Çeşitli sesleri taklit edin
ya da dinletin ve bu seslerin kime ait olduğunu ona sorun ve tahmin
etmesine yardımcı olun.
3.Şarkı söyleyen sesi algılama yeteneği:
Çocuklar etraflarında bir çok ses duyarlar ve belli bir süre sonra (bu
sesleri sürekli duymaya başlayınca) bu seslerle seslerin sahiplerini
eşleştirmeyi becerirler.Örneğin sizin sesinizi sizi tanımaya
başladıktan kısa bir süre sonra algılamaya başlarlar.Bu yeteneğin
gelişebilmesi için;
Neler yapabilirsiniz?
Çocuklar şarkı söylerken onları cesaretlendiren konuşmalar yapın ve
kendi sesini tanımasına imkan sağlayın.(Bu şarkını çok beğendim bana
da öğretir misin? )
Onlar şarkı söylerken kayıt yapın ve daha sonra beraber dinleyin
4.Şarkı söyleme yeteneği:
Bir şarkıyı söyleyebilmek, şarkı söylenirken o şarkıya eşlik edebilmek
çocukların her zaman çok hoşuna gider.Çocukların bu isteklerini
desteklemek için;
Neler yapabilirsiniz?
Onlarla beraber şarkı söyleyin.
Onlarla beraber şarkı söylerken ilk önceye şarkıya uyumlu hareketler
varsa onları öğrenmesini sağlayın daha sonra şarkının sözlerini
öğretmeye çalışın.
Çocuğunuzu kendi şarkısını yapması için cesaretlendirin(ben şöyle bir
şarkı uydurdum , sen de kendi şarkını uydurmayı denesene)
5.Basit müzik aletleri çalma yeteneği:
Bu aşama müzik eğitiminin en üst noktasını oluşturuyor, bu aşamada
çocuklar bir müzik aletini çalmayı öğreniyorlar.Araştırmalar küçük
yaşta bu tip kabiliyetlerin daha çabuk kazanıldığını gösteriyor,bu
nedenle çocukların bu dönem de aldığı eğitim büyük önem kazanıyor.
Neler yapabilirsiniz?
Bir müzik aleti kullanabiliyorsanız ona canlı olarak bu müzik aletini
dinleme imkanı verebilirsiniz.
Çocuğunuza da çeşitli aletler sağlayabilir ve gerekli eğitimi
almasına yarımcı olabilirsiniz.
Çocuğunuzun müzik eğitimine erken yaşlarda önem verin ve unutmayın ki
küçük yaşta keşfedilmiş bir yetenek gelişmeye her zaman açıktır!!!
ÇALGI EĞİTİMİNİN İLKÖĞRETİM ÇAĞINDAKİ ÖNEMİ
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
1 - Müzik öncelikle insan için doğal bir eğlence kaynağıdır. Müzik ve
hareket etkinlikleri insan gelişimini tüm yönleriyle etkiler.
2 - Erken yaşlarda müzikle tanışan bireylerin müzikle beyin gelişimi
ve IQ seviyelerinin olumlu yönde etkilendiği bilimsel araştırmalarla
kanıtlanmıştır.
3 - Ritim ve tempo müziğin temel yapı taşlarıdır. Bu temel müzikal
uyaranları algılamada ve tepkide bulunmada çocukların şaşırtıcı bir
şekilde yetişkinlere benzer becerilere sahip olduğu bilinmektedir. Her
birey doğuştan itibaren müziksel yeteneklerle donanımlıdır ve müzik
onun diğer müzik dışı yeteneklerini de geliştirmesi için bir araçtır.
4 - Şarkı söyleme, ritimle hareket etme, dinleme ve çalgı çalma
bireyin müzikal oluşumları öğrenmesini sağlar. Bu etkinlikler, kişinin
bedensel koordinasyon, zamanlama, hafıza, konsantrasyon ve dinleme
becerilerini geliştirmeye yardımcı olur. Araştırmacılar müziğin
bireyin sosyal ve duygusal olgunlaşmasında, otokontrol, iş paylaşımı
ve kendinin ifade becerilerinde etkileri olduğunu belirtmektedir.
5 - İnsanın günlük yaşamında, yaşadığı çevrede müzik her an onunla
beraberdir. Kısaca insan hayatına kattığı zenginlikle müziğin insan
yaşamında temel ve vazgeçilmez bir yeri olduğu gerçektir
Müzik sanat dallarından biri olmakla birlikte, bireyin kendini ve
becerilerini geliştirmesi için bir araçtır. Müzikle ilgilenen kişi,
diğer akademik, kültürel ve sosyal alanlarda daha başarılı olmakta,
kendine olan güveni artmaktadır. . Lehr (1998), müzik eğitimi
sürecinde öğrencilerin diğer konu ve derslerdeki başarısına dikkat
çekmektedir. Lehr'e göre müzik öğrenimi sırasında müzik, öğrenciye
diğer konularda başarılı olma konusunda yardım etmekle kalmaz, ayrıca
öğrencinin gelişimini de başka hiçbir konu alanının yapamayacağı kadar
destekler. Müziğin bireyin varlığında ciddi bir rolü ve insan
duyguları üzerinde güçlü bir etkisi vardır
Müzik dışındaki becerilerin gelişiminde müziğin etkilerine ilişkin
yapılan araştırmalar müziğin birey üzerindeki etkilerini kanıtlar
niteliktedir.
Bireysel olarak müzik, duygu ve ifadelerin çıkış noktası, insanın
duygularını etkileyebilen, aynı zamanda iyileştirme gücü de bulunan
bir terapi aracıdır. Müzik, bireysel ya da toplu olarak müzik ile
uğraşan bireye entelektüel gelişim, ustalık ve duygusal tatmin sağlar
Müzik pek çok şekilde deneyimlenebilir. Dinleme, çalma yada söyleme
gibi bireysel etkinliklerin yanı sıra müzik, toplumda kelimelerin
ötesine varan bir iletişim ve paylaşım aracıdır. Müzik, azınlıkların,
küçük grupların ve etnik kültürlerin kendilerini ifade etme aracı
olarak kullanılır. Her kültürdeki insanların kendi kimliklerini
yaşatmak için kullandıkları araçlardan biri müziktir. İnsan
biyolojisine çok yakın olan davranışlar tüm dünyada, farklı
kültürlerde meydana gelen evrensel davranışlar olarak kabul
edilmektedir. Müzik tam olarak bu ölçütü karşılamaktadır.
* İnsan beyni müziğe tepkide bulunma ve katılma yeteneğine
sahiptir.
* Beynin müziksel işlevleri doğumla birlikte başlar ve yaşam boyu
devam eder.
* Erken yaşta başlayan ve devam eden müzik eğitimi beynin müziksel
işlevlerinin düzenlenmesine katkıda bulunur.
* Beynin müziksel işlevleri beyinde geniş bir alana yayılmış
kapsamlı bir sinir sisteminden oluşmakla beraber özelleşmiş bölgelere
de sahiptir:
Müzik eğitimi sayesinde çocukların; Kendilerini ifade etme ve
yaratıcılıkları, hareket ve ritmik yetenekleri, estetik duyguları,
kültürel birikimleri, dil becerileri, bilişsel ve analitik düşünme
becerileri ve sosyal becerileri gelişir
Müzik eğitiminin boyutları, ses eğitimi, müziksel işitme eğitimi,
müzik beğenisi eğitimi, yaratıcılık eğitimi ve çalgı çalma eğitimi
olarak ele alınmaktadır .
Çalgı eğitimi de , müzik eğitiminin boyutlarından biridir. Bir çalgıyı
öğrenme süreci içerisinde öğrencinin yine,kendilerini ifade etme ve
yaratıcılıkları,hareket ve ritmik yetenekleri,, estetik duyguları,
kültürel birikimleri, dil becerileri, bilişsel ve analitik düşünme
becerileri ve sosyal becerileri gelişir.Bu nedenle çalgı eğitiminde
öğrencilerin,kendi özelliklerini bu yönlerde geliştirmeleri oldukça
önemlidir.
MÜZİĞİN ÖĞELERİ
9/3/2008 · Kategori: GENEL MUZIK BILGILERI
Müziğin içeriğinde ritim, melodi ve armoni mevcuttur. Müziğin müzik
olabilmesi için gereken en temel iki öğe ritim ve melodi olduğu için
bunları ana öğe kabul ederiz. Çoğu kimseler için armoni de ana
öğelerden biri kabul edilir.
Ritimsiz müzik olamaz. Ritim müzik için gereken en önemli öğedir. Ses
denildiğinde anlaşılacak tek şey notalar değildir. Titreşebilen her
maddenin yaydığı dalgalar birer sestir. Dolayısıyla onları müzik
şekline sokmayı sağlayan tek öğe ritimdir. Yani kamyon motorunun
çıkardığı sesi, bir kuş cıvıltısını vb sesleri belli bir ritme
oturtarak bunu da müzik yapabilirsiniz. Fakat doğada var oldukları
şekli ile dinlerseniz buna kakafoni (yani bir çeşit gürültü) denir.
Bazılarınız itiraz edebilir. Uzun havaların ritmi yoktur bazı caz
parçalarında ritim yoktur diyebilir.. Bunlar ritimsiz şeyler değil,
serbest ölçü dediğimiz ritmi melodisinde var olan müziklerdir.
Ritimden anlaşılacak olan tek şey müziğe eşlik eden bir vurmalı çalgı
olmamalıdır. Ritim melodiniz için kullandığınız notaların süreleridir.
(sekizlik nota, on altılık nota gibi)
Armoni için ara öğe diyebiliriz çünkü armoni müziğin olmazsa olmazı
değildir. Armoni barındırmayan müzikler mevcuttur. Örneğin bir çok
kabilenin geleneksel müziği, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği de
dahil çok sesli değildir. Bu duruma yani tek sesliliğe "monofoni"
denir. Armoni denilen öğe de kendi içinde ikiye ayrılır. Bunlar
"homofoni" ve "polifoni"dir.
Homofoni; bir kompozisyon stilidir. Bir melodili ve tüm vokaller ve
eşlik çalgıları aynı ritmik hareketle beraber ilerler. Polifonik
yapının zıttıdır. Bazen her vokal belki bağımsız olarak hareket
edebilir. Polifoni de bir kompozisyon stilidir fakat homofoniden farkı
birbirinden bağımsız birden fazla melodinin aynı anda ve birbirinden
bağımsız ritmik hareketlerle oluşturduğu çok seslilik olmasıdır.
Günümüzde çok sesli olmayan müzikler de çok sesli hale getirilmeye
başlanmıştır. Örneğin Türk Sanat Müziği de öyle ya da Türk Halk
Müziği.. fakat bu armonizasyon, bildiğimiz polifoniden farklıdır. Bir
ana melodi üzerine eşlik maiyetinde çok seslilik yaptığınızda buna
homofonik çok seslilik denir. Çok sesli müzik olmasına karşın takip
edilebilen bir melodi vardır. Fakat Polifonik armonide aynı anda
çalınan birden fazla melodinin meydana getirdiği çok seslilik vardır.
Bir nevi J. S. Bach dönemi üsluplardandır. Koral armoni sonrası ve
kontrpuan ile de kendini gösterir.
Bahsettiğimiz ritim, melodi ve armoninin yanı sıra; müziğin içinde
kullanılmak üzere melodi partisine yazılan "sözler" (şarkı sözleri) ve
o müzikle bütünleşmiş bir "dans" da müziğin öğeleri arasında
gösterilebilir. Fakat yukarıda saydığımız öğelere ana öğe (armoniye de
bazı kesimler adına ara, bazı kesimler adına ana öğe) diyor isek; söz
ve dans'ı da müziğin yabancı öğeleri olarak müzikle bir bütün halinde
ele alabiliriz.
SESİN OLUŞUMU ve ÖZELLİKLERİ
9/3/2008 · Kategori: GENEL MUZIK BILGILERI
titreşimlerdir. Bu
titreşimlerin ses olarak algılanabilmesi için, yayılım ortamı
(propagation medium),
kulak hassasiyeti (duyu yeteneği) ve enerjiye sahip olması gerekir.
Maddesel ortamın herhangi bir bölgesinde oluşan bir hareket, maddenin
esnekliği
nedeniyle diğer bölgelerin de harekete başlamasına neden olur, bu
hareket sesin
duyulmasını sağlar. Havasız (vakum) ortamda ses yayılamayacağı için
duyulamaz.
Bir nesnenin her titreşmesinde, bu nesnenin çevresini saran havanın
yoğunluğu, nem gibi dış etkenlerin de yardımıyla sese dönüşerek bir
parça enerji kaybına neden olur.
Bir ayar çatalı parmaklar arasında vurulursa tınlama sesi çok az
duyulur. Bunun
nedeni titreşimin havadaki çiftlemesini tamamlayamamasıdır. Eğer bu
bir ağaç veya
metal bir aksama vurulursa titreşim bu yüzeylere daha fazla
aktarılacak ve daha fazla ses duyulacaktır. Sesler her zaman aynı
kalitede ve sürede duyulmazlar. Zaman ile boşluk arasında önemli bir
bağ vardır. Çünkü ses bir dalgadır ve zaman ile boşluk içinde
ilerler.Bunu hesaba katarsak, üç çeşit akustik sinyal
tanımlayabiliriz:
Periyodik(continuous) sinyaller, zamanla tekrarlanır ve
süreklidirler.
Rastgele(noise-like sound) sinyaller, periyodik değildir.
Müzisyenlerin ve bilim
adamlarının beyaz veya pembe gürültü dedikleri sinyallerdir.
Darbeler (impulse-like sound) sinyaller, zamana bağlı olarak
tekrarlanmaz
ama şekilleri bellidir.
BASİT UYUMLU HAREKET (Simple harmonic motion)
Kendini yenileyerek sürüp giden bir harekete yenilenen hareket denir.
Ucunda ağırlık
asılı bulunan bir yayın çekilip bırakılmasıyla oluşan hareket
periyodik bir harekettir.
Dengedeki bir sisteme dışarıdan bir kuvvet uygulanırsa, dengesi
bozulacak ve
sistemin her bir parçası bu kuvveti yok edecek yönde davranarak
sistemi denge
konumuna getirmeye çalışacaktır. Böylece sistem denge konumunun
çevresinde
uyumlu bir salınım yapacaktır. Yenilenen bu hareket tek boyut üzerinde
oluşuyorsa
buna basit uyumlu hareket denir.
Sistemin herhangi bir anda denge konumuna olan uzaklığına uzanım,
uzanımın en
fazla olduğu uzaklığa da genlik (amplitude) denir.
P
1
P
Genlik (A)=OP veya O P
1
O
Küçük genlikli basit uyumlu harekete titreşim denir. Basit uyumlu
hareketin bir defa
tamamlanması için geçen saniye cinsinden süreye periyot (T)denir. Bir
saniyelik süreiçinde oluşan titreşim sayısına ise frekans (f)denir ve
Hertz olarak adlandırılır.5 Hz saniyede beş devire karşılık gelir.
Dönüş veya titreşim hızı arttıkça frekans büyür, periyot küçülür (f=1/
T).Basit uyumlu hareket zaman içinde bir sinüs eğrisi oluşturur. Bir
ses titreşimini temsil eden bu eğrinin genliği zaman içinde küçülür.
Titreşim sönerken genlik küçülür, sesin gürlüğü azalır. Sistem
değişmediği
sürece basit uyumlu hareket sonucu oluşan frekans ve periyot değişmez.
Ses duyulmaz hale gelene kadar geçen süreye sönümlenme (damping)
süresi
denir. Gelen iki ses arasında faz farkı olabilir, bu durumda iki dalga
formu
arasındaki ilişki yandaki şekilde gösterilmiştir. Bu faz farkı
sinyalin ölçümünde dezavantaj olarak ortaya çıkar. Aralarında faz
farkı olan iki basit ses aynı anda kulağa gelirse, gürlüğü faz
farkının büyüklüğüne bağlı olarak azalan bir ses duyulur.
Aynı fazda ve frekansta iki dalganın birleşmesi durumunda genlik de
buna bağlı
olarak iki katına çıkacaktır.
KARMAŞIK TİTREŞİMLER (Complex vibrations)
Birden fazla sinyalin aynı anda bir düzlemde başlayan hareklerine
birleşen hareket
denir. Birleşen hareketlerin periyotları aynı olmadığı durumda sinyal
bileşkesi, alınan
girdi sayısına bağlı olarak gürleşip hafifleyerek dalgalanır.
TINI (Resonance)
Bir sarkaca anlık bir kuvvet uygulandığında oluşan titreşime öz
titreşim denir. Öz
titreşimin oluşabilmesi için bir birine enerji aktarabilecek iki ayrı
sisteme gerek vardır.
Bu sistemden daha güçlü olanına uyarıcı sistem denir. Uyarıcı sistemin
etkisiyle
zorlanmış bir titreşim yapan sisteme tınlatıcı (rezonatör) denir.
Uyarıcı sistemin frekansı ile tınlatıcının öz frekansı (resonant
frequency) aynı
değerde ise özel bir zorlanmış titreşim oluşur. Bu titreşimin genliği,
uyarıcı titreşimin
genliğine göre çok büyük değerler alabilir. Böylece uyarıcı titreşim,
tınlatıcı tarafından
güçlendirilmiş olur. Bu olaya tını (rezonans) denir. Yani uyarıcıya
karşı gösterilen
tepkidir.
Tınlatıcıların davranışları, kendi öz titreşimlerinin sönme
süreleriyle ilişkilidir ve
genlikleri zamanla küçülür ve bir süre sonra titreşim söner.
Bant genişliği ne kadar fazla ise sönüm o kadar hızlı olur.
Bant genişliği; genliğin en üst noktasının 3 dB altında iki nokta
arasında formant
genişliği ölçülerek bulunur.
SES DALGALARININ FREKANS EKSENİNDEKİ ÖZELLİKLERİ (Frequency
domain properties of sound waves)
Titreşimin basit şekli sinüzoidal bir eğri ile gösterilmiştir. Bu
dalga şeklinin karmaşık
yapısının matematiksel olarak çözümlenmesi için, Fransız Josep Fourier
tarafından
denklem haline sokulmuş bir kuram vardır(fourier transformu-FT). Bu
kurama göre;
periyodik ses dalgasının, genlik ve faz değişkenli sinüzoidal
serilerin toplamı olarak
analiz edilebileceği ortaya konulmuştur. Bu dalgaların her bir
frekansı "temel
frekansın" katları şeklindedir. Tekrarlayan bu dalgalara harmonik
denir. Fourier
analizinde, zaman ve periyodik genlik frekans dalga şekli, frekans
dalga şekline iletilir
ve frekans bileşenlerinin genlik grafiği olan spektrum oluşturulur.
FT'nin ses
spektrografisi kullanımında bazı problemler vardır. Bu problemler;
· FT periyodik dalgalara uygulanır, oysa konuşma sesleri tamamen
periyodik
değildir.
· FT sürekli dalga şekilleri üzerinedir, oysa sayısal analizde sinyal
üzerinden
bazı bölgelerden örneklem alınması gerekmektedir.
· FT sınırlı ölçüde seriye uygulanabilmektedir.
Bu nedenle sesin sayısal ortamda (bilgisayar) sinyal analizinin
yapılabilmesi için
sinyal parçalara ayrılıp küçük ve belli zaman aralıkları içinde analiz
edilir, bu işleme
de Hızlı Fourier Dönüşümü (Fast Fourier Transform) denir.
Sayısallaştırılmış bir sesin zaman ve frekans ekseni bize şu bilgileri
verir:
Zaman Ekseni
Dalga şekli
Dalga şekli girişi
Girdi sinyalin geri oynatımı (play back)
Temel frekans analzi
Spektrogram
Seçilen Sinyal aralıkları için FTT ve Doğrusal Öngörümlü Kodlama
(DOK-LPC)
Formant izleri
Temel frekans analizi
Sinyal gürültü oranı
SES DALGALARININ BAZI TEMEL ALGISAL ÖZELLİKLERİ (Some basic
perceptual properties of sound)
Algılamada beyin çok önemli bir rol oynamaktadır. Çünkü beyin, sesi
tanıma
esnasında ses seviyesine göre ve sesin süresine göre bütün analizleri
yapar. Beyin,
sesin geldiği yeri, kime ait olduğunu tespit etmek için iki kulaktan
gelen bilgileri
birleştirir ve sesin nereden geldiğine ve kime ait olduğuna karar
verir.
Bir sesin işitme sisteminde algılanan gürlüğü, ses basınç seviyesi
(sound pressure
level-SPL) ile orantılıdır. Akustikte ses şiddeti DESİBEL ile
ölçülür.
Bazı ses basınç seviyeleri
şöyledir.
· 130 dB çok yüksek ses. Yüksek vurgulu çalgılar, uçak motor
gürültüsü...
· 100 dB ambulans yada polis sireni...
· 70 dB normal konuşma...
· 60 dB bir çalışma yerindeki arka gürültü...
· 40 dB çok düşük seviyedeki konuşma...
· 20 dB ses yalıtımı yapılmış oda, ses kayıt stüdyoları...
· 0 dB duyma sınırı
Sesin duyulma seviyesi aşağıdaki sebepler nedeniyle kişiden kişiye
değişebilmektedir:
Bir sesin işitme sisteminde uyandırdığı tizlik/peslik duygusu perde
(pitch) olarak
tanımlanır.
Bu duygunun ölçüsü, ses kaynağının titreşim frekansıdır.Bir sesin
frekansı arttıkça perdesi yükselir (tizleşir), frekansı azaldıkça
perdesi düşer (pesleşir). Ancak frekans
ve perde arasındaki ilişki doğrusal olmadığından MEL adı verilen bir
birim
ortaya atılmıştır. Bu birim perdedeki eşit artışlara karşılık gelmekte
ve bu artışları
frekansla ilişkilendirmektedir. Yandaki şekil frekansa göre MEL
değerlerini
göstermektedir. 100 Hz in altında algılanan perde ile frekans arasında
belirgin,
doğrudan bir ilişki görülmekte, 1000 Hz üstünde bu ilişki logaritmik
bir hal almaktadır
KONUŞMA SESLERİ
Bir dili oluşturan en basit ve en temel birimler olup harf adı verilen
simgeler ile temsil
edilen sesler, ünlü (vowel) ve ünsüz (consonant) sesler olmak üzere
iki grupta
toplanır. Ünlüler, özgür ve gürültüsüz seslerdir. Bir diğer tanımıyla
akciğerden gelen soluğun hiçbir sürtünme ve engellemeye uğramadan
dilin üstünden geçerken çıkardığı seslerdir. Bu sesler çıkarılırken
konuşma organlarının herhangi bir yerinde kapanma ya da daralma
olmadığı için gürültüsüzdürler. Ünlülerin çıkarılışında en önemli
görevi üstlenen organlar dil, çene ve dudaklardır. Bu nedenle
ünlülerin tanımsal ayrımlanması bu organların durumuna göre yapılır
Ünsüzler, konuşma seslerinin ikinci büyük kümesini oluşturan ünsüzler,
engelli seslerdir. Çıkarılışları sırasında konuşma organlarının
herhangi bir yerinde alıkonulurlar ve bunun sonucu olarak bir sürtünme
ya da patlama biçiminde oluşurlar.Ünsüz sesler de kendi aralarında
ötümlü (voiced) ve ötümsüz (unvoiced) olmak üzere iki gruba ayrılır.
Ötümsüz ünsüzler için ses telleri açık tutulur. Ağız ve/veya burun
boşluğunda havaya uygulanan kuvvetle hava türbulans yapar ve sonucunda
gürültü
şeklinde bir uyartı oluşur. Ötümlü ünsüzler ise ses tellerine ihtiyaç
duyarlar
Ünlüler
Geniş
Dar
Geniş
Dar
Kalın
a
ı
o
u
İnce
e
i
ö
ü
Ünsüzler
Sürtünme
Patlamalı
Geniz
Kaygan
Ötümlü
c, j, v, z
b, d, g
m, n
ğ , l, r, y
Ötümsüz
ç, f, h, s, ş
t, k, p
-
-
Yukarıda verilen konuşma seslerinin analizine geçmeden bazı temel
kavramları
anlatmakta yarar var.
Konuşma Sinyalinin Sayısal İşlemi
Spektrografik analiz, bilgisayarların kullanılmasına başlandıktan
sonra yaygınlaşmış
ve yeni teknikler ortaya çıkmıştır.
Spektrogramın oluşturulabilmesi için analog sinyal
sayısallaştırılmalıdır. Sinyal
sayılaştırılma işleminin temeli örnekleme ve nicemlemedir. Örnekleme
(sampling): analog sinyalin örnek serilere dönüştürülmesi işlemidir.
Örneklenen iki nokta arasındaki enerji göz önüne alınmaz, Nyquist'un
kuramına göre örnekleme oranı belli değerde seçilirse örneklenen
sinyal, özgün sinyal ile aynı bilgiyi içerir. Bu oran en yüksek
frekans değerinin en az iki katı olmalıdır. Yani 10 kHz'de alçak
geçiren
filtreden geçirilmiş analog sinyale en az 20 kHz'de örnekleme
yapılırsa,
sayısallaştırılmış sinyal özgün sinyalle aynı bilgiye sahip olur. Eğer
örnekleme sayısı
düşük olursa yeniden isimlendirme (aliasing) ortaya çıkar ki bu da
özgün sinyalin
bozulması demektir.
Nicemleme (quantization): sayısallaştırma içinde yapılan işlemlere
Nicemleme
denir. Örneklenen sinyalin önündeki ve arkasındaki sinyalin
öngörülmesiyle
örnekleme ve genlik düzeylerinin rakamsal karşılıklarına çevrildiğinde
nicemle işlemi
tamamlanmış olur.
Nicemleme seviyeleri arttırılırsa nicemlenen sinyal ile özgün sinyal
arasındaki
benzerlik de artar. Fazla düzeyde nicemleme yapılırsa nicemleme
gürültüsü
denen bozulmalar meydana gelir. Eklenen her bit için nicemleme
seviyesi iki kat artar.
· 1 bit 32 seviye
(örnekleme sayısı)
· 8 bit 256 seviye
· 9 bit 512 seviye
· 10 bit 1024 seviye ye karşılık gelir.
DİYEZLİ ve BEMOLLÜ TONLAR
9/3/2008 · Kategori: GENEL MUZIK BILGILERI
bemol işaretlerinin ilki si bemoldür.diğer bemol işaretleri bu
işaretten başlanılarak beş ses geriye sayılarak bulunur.Örneğin si-la-
sol-fa-mi bulunan mi bemol işareti ikinci bemol işaretidir.bu şekilde
beş ses geri sayılarak bemol sırası oluşur.
buna göre bemol sırası: si-mi-la-re-sol-do-fa şeklinde bulunur
Diyezli tonlar
diyez işaretlerini ilki fa diyezdir.diğer diyez işareti bu işaretten
beş ses ileri syılarak bulunur. örneğin fa-sol-la-si-do bulunan do
diyez işareti ikinci diyez işaretidir.bu şekilde beş ses ileri
sayılarak diyez sırası oluşturulur.
buna göre diyez sırası:fa-do-sol-re-la-mi-si şeklinde bulunur.
görüldüğü gibi diyez sırası bemol sırasının tam tersidir. klasik batı
müziğinde bir eserin başlangıcında ya diyez ya da bemol sırası vardır
ama Türk müziğinde bu işaretler karma şekilde kullanılır.Zaten Türk
müziğinin değiştirici işaretleri farklıdır.
BİR MAJÖR TONUN İLGİLİ MİNÖRÜNÜ BULMAK İÇİN O SESTEN KÜÇÜK ÜÇLÜ (yani
bir tam+1 yarım aralık) AŞAĞI (yani pes/kalın sese) İNİYORUZ
örnek : SOL MAJÖRÜN İLGİLİ MİNÖRÜ Mİ MİNÖRDÜR ( sol-fa arası tam ses,
fa-mi arası yarım ses. eşittir bir buçuk ses)
MİNÖR TONUN İLGİLİ MAJÖRÜ İÇİN DE TAM TERSİ GEÇERLİDİR.
diyeceksiniz ki hangi ton hangi arızaları alır. görelim:
ilk önce işin teorik kısmıyla başlayalım.
bemol arıza alan tonlar bemollü tonlardır. yani Sİ-bemol(Bb) majör, La
bemol (Ab) majör gibi. bemol arıza alıp da bemollü olmayan tek ton FA
majördür(F). anlatmak istediğim her akorun yanında bemol işareti
varken Fa akorunun yanında yoktur. biraz karışık anlattım ama bunun
başka bir yolu yok ne yazık ki. en kolay şekliyle anlatıyorum.
BEMOL SIRASI VE BEMOLLU TON BULMA
Sİ-Mİ-LA-RE-SOL-DO-FA öncelikle bunu ezberlemeniz gerek bu bemol
sırasıdır ve saçma ama akılda kalıcı bir tekerlemesi vardır.
"simitlere son defa" ewet saçma ama bunu unutmazsınız asla.
bunu ezberledikten soora ton bulmaya geldi sıra:
dediğimiz gibi bemol sırasıyla bulunan tonlar bemollü tonlardır(Fa
majör hariç)
örnek:
Sİb MAJÖR'ün aldığı arızalar : Sİ bemol + Mİ bemol
REb MAJÖR'ün aldığı arızalar : Sİ bemol + Mİ bemol + LA bemol + RE
bemol + SOL bemol
dikkat ettiyseniz hangi bemollü tonun arızasını bulmak istiyorsak
bemol sırasından saymaya başlıyoruz ve aradığımız tonun sesinden bir
sonraki seste kalıyoruz. bunu aşağıdaki kalıplarda da görebilirsiniz.
1 bemol alan ton : FA(F) MAJÖR ilgili minörü RE MİNÖR
2 bemol alan ton : Sİ(Bb) BEMOL MAJÖR ilgili minörü SOL MİNÖR
3 bemol alan ton : Mİ(Eb) BEMOL MAJÖR ilgili minörü DO MİNÖR
4 bemol alan ton : LA(Ab) BEMOL MAJÖR ilgili minörü FA MİNÖR
5 bemol alan ton : RE(Db) BEMOL MAJÖR ilgili minörü Sİ BEMOL(Bb) MİNÖR
6 bemol alan ton : SOL(Gb) BEMOL MAJÖR ilgili minörü Mİ BEMOL(Eb)
MİNÖR
7 bemol alan ton : DO(Cb) BEMOL MAJÖR ilgili minörü LA BEMOL(Ab) MİNÖR
DİYEZ SIRASI VE DİYEZLİ TON BULMA
FA-DO-SOL-RE-LA-Mİ-Sİ bu diyez sırasını da ezberlemenizde fayda var
ama ezberleyemezseniz diyez sırası bemol sırasının tam tersidir burdan
hatırlarsınız.
diyez sırasıyla ton bulurken aklımızdan (do-re-mi-fa-sol-la-si-do)
gamını çıkarmamalıyız.
ton bulma şöyle oluyor: bir tonun aldığı diyezleri bulmak için önce
doğal do majör gamında(do-re-mi-fa-sol-la-si-do) bu sesi buluyoruz ve
bir önceki sesini alıp geçiyoruz diyez sırasına
örneğin re majör tonunun arızalarını bulmak için doğal do majör
gamında re sesinden bir önceki nota DO'dur. bir önceki sesi bulduktan
sonra diyez sırasında o sese kadar olan bütün arızaları alıyordur
tonumuz. aşağıdaki kalıplarla bilgilerinizi pekiştirin lütfen.
1 diyez alan ton : SOL MAJÖR ilgili minörü Mİ MİNÖR
2 diyez alan ton : RE MAJÖR ilgili minörü Sİ MİNÖR
3 diyez alan ton : LA MAJÖR ilgili minörü FA DİYEZ(F#) MİNÖR
4 diyez alan ton : Mİ MAJÖR ilgili minörü DO DİYEZ(C#) MİNÖR
5 diyez alan ton : Sİ MAJÖR ilgili minörü SOL DİYEZ(G#) MİNÖR
6 diyez alan ton : FA MAJÖR ilgili minörü RE DİYEZ(D#) MİNÖR
7 diyez alan ton : DO MAJÖR ilgili minörü LA DİYEZ(A#) MİNÖR
SES
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
gergin duran bir gitar telini çektiğimizde titrediği süre boyunca bize
ses vermesi.. Maddenin saniyedeki titreşim sayısına frekans denir.
Frekans büyüdükçe ses tizleşir, frekans küçüldükçe ses pestleşir.
Frekansın birimi hertz (Hz) dir. Örneğin saniyede 10 kez titreşen bir
telin frekansı 10 hertz olur. Telin titreşimini tamamlaması için
gereken süreye ise periyod deriz. Periyod titreşen maddenin yapısına
göre değişkenlik gösterir.
Müzikte sesi anlatırken Batı Müziği teorisini kıstas alalım. Nota ve
ses aynı şey değildir. Nota,sesleri gösteren ya da ifade edilmesini
sağlayan müzik yazısı işaretleridir.Batı Müziğinde temel alınan 7 ses
vardır.Bunlar : Do - Re - Mi - Fa - Sol - La - Si dir.
Müzikte sesleri değiştirmekte kullanılan işaretler de vardır :
Diyez : Yanına geldiği notayı yarım ses tizleştirir. İşareti : ( # )
böyledir.
Bemol : Yanına geldiği notayı yarım ses pestleştirir. İşareti : ( b )
böyledir.
Çift Diyez : Yanına geldiği notayı tam ses tizleştirir. İşareti :
( x ) böyledir.
Çift Bemol : Yanına geldiği notayı tam ses pestleştirir. İşareti :
( bb ) böyledir.
Natürel : Yanına geldiği diyezli veya bemollü notayı eski haline
getirir.
Sesler incelik kalınlık bakımından da şu şekilde adlandırılır :
Tiz Ses : İnce ses.., Tizleştirmek : Sesi inceltmek
Pes Ses : Kalın ses.., Pesleştirmek : Sesi kalınlaştırmak
Sesin tizliği ya da pesliği ile ilgili terimler müzikte vokal ya da
enstrümantal olarak da şu şekillerde karşımıza çıkmaktadır.
Soprano : en ince kadın ya da çalgı sesi
Mezzo Soprano : orta kadın ya da çalgı sesi
Alto : en kalın kadın ya da çalgı sesi
Tenor : en ince erkek ya da çalgı sesi
Bariton : orta erkek ya da çalgı sesi
Bas : en kalın erkek ya da çalgı sesi
Süre Bilgisi
Süre bilgisi deyince aklımıza, dizekte göreceğimiz notaların hangi
zaman boyunca çalınacağını bilmemizi sağlayan simgeler gelmelidir.
Örneğin sekizlik nota ( )
Hız Bilgisi
Hız dediğimizde ise parçanın temposundan yani hangi metronom ile
çalınacağından bahsediyoruz demektir. Buna dair terimler ise
şöyledir..
Largo : 40 - 60 metronom arasındaki parçalar
Larghetto : 60 - 66 metronom arasındaki parçalar
Adagio : 66 - 76 metronom arasındaki parçalar
Andante : 76 - 108 metronom arasındaki parçalar
Moderato : 108 - 120 metronom arasındaki parçalar (orta hız kabul
edilir)
Allegro : 120 - 168 metronom arasındaki parçalar
Presto : 168 - 200 metronom arasındaki parçalar
Prestissimo : 200 - 208 metronom arasındaki parçalar
Bunların yanı sıra parça içindeki hız değişimleri için kullanılan
terimler de vardır.
Accelerando : hızın parça içinde yavaş yavaş artmasını söyler..
(accel..) şeklinde yazılır.
Ritardando : hızın parça içinde yavaş yavaş azalmasını söyler..
(rit..) şeklinde yazılır.
Subito : bu terim ise hızın aniden değişmesini belirtir.
Yoğunluk Bilgisi
Bu bölümde ise müzikaliteyi veren birkaç terimi göreceğiz.. Örneğin
müziğin içinde sesin aniden kısılması, çok coşkulu bir anda aniden
artması gibi durumlar sesin yoğunluğunu belirtir. Bunları da şöyle
belirtiriz.
Fortissimo : Çok yüksek sesle çalmak veya söylemek ( ff ) şeklinde
gösterilir.
Forte : Yüksek sesle çalmak veya söylemek ( f ) şeklinde gösterilir.
Mezzo Forte : Orta sesle çalmak veya söylemek ( mf ) şeklinde
gösterilir.
Piano : Düşük sesle çalmak veya söylemek ( p ) şeklinde gösterilir.
Pianissimo : Çok düşük sesle çalmak veya söylemek ( pp ) şeklinde
gösterilir.
Hız konusunda olduğu gibi yoğunlukta da parça içinde değişimler
gerçekleşen değişimler söz konusudur. Bunları da şöyle açıklarız..
Crescendo : Yavaş yavaş alçak sesten yüksek sese gitmek.. ( cresc. )
şeklinde yazılır.
Decrescendo : Yavaş yavaş yüksek sesten alçak sese gitmek..
( decresc. ) şeklinde yazılır
ARALIK BİLGİSİ :
Herhangi iki ses arasındaki uzaklığa aralık diyoruz. Aralık perde
denilen birimle ölçülür. 12 seslik bir grupta en yakın iki ses
arasındaki uzaklık yarım perdedir. Yani 0,5 perde.. Buna Küçük 2'li
denir. Tam perdeye ise Büyük 2'li.. Şimdi bu aralıkları görelim.
0,5 : K2'li - 1 : B2'li - 1,5 : K3'lü - 2 : B3'lü - 2,5 : Tam 4'lü -
3 : Artık 4'lü veya Eksik 5'li - 3,5 : Tam 5'li - 4 : K6'lı - 4,5 :
B6'lı - 5 : K7'li - 5,5 : B7'li - 6 : 8'li yani oktav olmuş olur.
Buna göre örnek olarak: Do - Sol arası T5'li , Do - Mi arası B3'lü ,
Do - Re bemol K2'li verebiliriz.
AKOR BİLGİSİ:
Teoride "aralık" denilen konudan yararlanacağız.
Bir akor en az 3 sesten oluşur. Bunlar akoru oluşturacağımız nota'nın
kök sesi yani kendisi, 3. derecesi ve 5. derecesidir. Peki bunlar neye
göre seçilir. Akorun majör veya minör olmasının belirleyicisi 3.
derece sesidir. 5'lisi ise her Tam5'li (T5'li)dir. Akor majör olacaksa
3'lüsü Büyük 3'lü (B3'lü), minör olacaksa 3'lüsü Küçük 3'lü (K3'lü)
alınır.
Şimdi buna göre tüm notaların majör minör akorlarını çıkaralım.
Do majör : Do Mi Sol
Do minör : Do Mi bemol Sol
Re majör : Re Fa diyez La
Re minör : Re Fa La
Mi majör : Mi Sol diyez Si
Mi minör : Mi Sol Si
Fa majör : Fa La Do
Fa minör : Fa La bemol Do
Sol majör : Sol Si Re
Sol minör : Sol Si bemol Re
La majör : La Do diyez Mi
La minör : La Do Mi
Si majör : Si Re diyez Fa diyez
Si minör : Si Re Fa diyez
TÜRKİYE'DE MÜZİKOLOJİNİN MÜZİK ALANINA KATKILARI
9/3/2008 · Kategori: ULKEMIZDE MUZIK
Müzikoloji deyince aklımıza müzik üzerine yapılan tüm araştırmaların,
müzik literatürüne kaynaklık edecek tüm çalışmaların faaliyet alanı
gelmelidir. Bu anlamda müzik alanında çalışma yapanlara; -sürekli ve
sistematik olarak- müzik araştırmacısı ve bilimcisi demek yanlış
olmaz.
Sanat dalları toplum yapısı içinde birbirinden bağımsız düşünülemez.
Buna en güzel örnek sanat kavramının kendisidir. Resim sanatı, şiir
sanatı, müzik sanatı vb. ile birlikte sanat kavramını kullanır,
toplumsallığı ile tanımlarız.
Sanatı toplumsal yanı ile ele almak, incelemek, araştırmak, yani
bilimin nesnesi yapmak sosyal bilim ve yöntemlerini kullanmayı
kaçınılmaz yapmaktadır. Bizim için birincil önemi olan müzik,
üretildiği ortamın özelliklerini yansıttığı için kültürel yapıya sıkı
sıkıya bağlıdır2. Müziğin kültür içinde anlamlandırılması ile
birlikte; müzikoloji, etnomüzikoloji, müzik bilimleri3 vb. alanlar
ortaya çıkmıştır.
Müziğin kültür bağlamlı incelenmesi ve araştırılması yeni değildir.
Ötekilere duyulan ilgi, misyoner hareketleri süreci, müziğe olan
ilgiyi artırmıştır. Ulusçuluk akımı ise ayrıca ele alınabilecek bir
konudur. Burada tarihi bilgi aktarmaktan çok, 19. yüzyılda ortaya
çıkıp, 20. yüzyılda varlığını kabul ettiren müzikolojinin ülkemizdeki,
müzik alanına etkilerine değinilecektir.
Müzik deyince öne çıkan dinlenilmesi, icra edilmesi ya da üretilmesi
ile ilgili kavramlar olmuştur. Böylece onu anlamlandırma ve tanımlama
işi maalesef dışarıdakilere bırakılmıştır. Müziğin tanımlanmasında bu
nedenle, duygusallık ve edimsellik ön plana çıkmıştır. Örn: "müzik
toplumun duygularını anlatır. Müzik seslerin uyumlu sanatıdır vb."
tanımlar. Tanımlar dikkat edersek genel yargılar bildirdiklerini
görürüz.
Müzikoloji her şeyden önce müziğin tanımlanmasındaki genel yargıları
ve evrensel kabulleri yıkmıştır. (Sayın konuşmacılarının bazılarının
evrensel müzik tanımlamasına karşıyım) Müzikoloji, müziğin evrensel
bir dil olmadığını4, "...her müzik geleneğinin ve türünün o müziğin
bağlamı olan, ekonomik, kültürel etmenler içinde değerlendirilip,
tanımlanabileceğini5 kabul etmiştir. Çalışmalarında sosyal bilimlerin
çeşitli alanlarından yararlanmış, yöntemlerini kullanmış, bu nedenle
kendisini disiplinler arası bir dal olarak entelektüel düzeyde ortaya
koymuştur. Bu konuda sayın Özkan Manav'ın şu sözleri dikkat çekicidir:
"Araştırmalarını bir ya da birkaç dönemde yoğunlaştıran
müzikbilimcilerin müzik tarihinin, sanat tarihinin, giderek insanlık
tarihinin bütünsel bilgisinden yoksun oldukları düşünülmemelidir.
Elverdiğince insancıl bir bilimsel alan olan müzikbilim, sanat
tarihiyle, tarihle ve edebiyatla sıkı bir ilişki içindedir. Düşünce
tarihi, insanbilim ve toplumbilimle olan alışverişi ise yıllar içinde
artmıştır6."
Müziği incelemek, müzik faaliyetinin birincisi olan müziği yapmaktan
farklı bir uğraştır. Müziği incelemek: müzik adına kuramsal, yönteme
dayalı, tarihi ve güncel verilerle çalışmaktır. Yapılan çalışmaların
ortaya çıkardığı kültüre yönelik anolojik saptamalar önemli bir
yönlendiricilik üstlenir. Müzik üreticisi kompozitörden, dinleyiciye
kadar, bir çok değişik konumdaki insan bu saptamalar doğrultusunda
hareket edebilir. "Müzikbilim özellikle Batı'da klasik müzikle şu ya
da bu biçimde ilişki içinde olan insanların yaşamını her geçen gün
daha çok etkilemeye, giderek belli dönemlerin müziğinden anlaşılan
şeyi somut olarak değiştirmeye başladı7.
Müziği incelemek toplumu incelemek, kültürü müzik içinde kod8 çözümüne
uğratmak, müzik üzerinden topluma içkin söylem üretmek, aynı zamanda
tarihin sesini dinleyici ve besteciye ulaştırmaktır. Bu konuda Sayın
Özkan müzikologun önemini şöyle belirtiyor: "Eski müziklerle, bu
müziklerin ses dünyalarını bizlere ileten bugünkü ortaçağ ve Rönesans
müziği yorumcuları arasında ...kaynaklar ve müzik tarihine tanıklık
eden... belgeler, bulgular aracılığıyla kurulacak bir köprüye
gereksinim vardır. Bu köprüyü kuracak olanlar ise besteciler, müzik
eleştirmenleri ya da bugünkü kuramcılar değil, müzikbilimcilerdir
(Burada Önder Bey'in müziğin tarihini yazanların müzisyenlerdir sözü
yerine müziği yapanların müzisyen, tarihini de yazanların müzikologlar
olduğunu söylemek yanlış olmaz). ...Müzikbilimcilerin adım adım
taşlarını döşedikleri geçmişe uzanan o köprü olmasaydı, gerek notalama
yöntemleri gerekse ses dünyalarını oluşturan türlü nitelikler
açısından bu eski müziklerin bizlerle, bugünkü müzikle arasında
bulunan uzaklığı kendi başımıza aşmak düşten öte bir anlam
taşımayacaktı9."
Ayrıca Sayın Ayangil "...icra açısından olsun, konuların tarihsel veya
müzikolojik ya da nazariyatçı açısından ele alınması olsun yüce müzik
sanatı çalgıcı kafasıyla, şarkıcı kafasıyla ele alınıp yürütülecek bir
mevzu değil. Ciddi entelektüel bir çaba isteyen bir alandır, bilim ve
sanat alanı olarak10." (Burada Kocaeli Müzikoloji bölümünün
kadrolarına bir gönderme yapabiliriz).
Her yerde olduğu gibi ülkemizde de müzik sorunları var. Sorunların
çözümü tüm alanların ortak çalışması bilgi paylaşımı ile mümkündür.
Çıkış noktamızın temeli; bu coğrafyada doğmuş her türlü müziğin
incelenmesi, araştırılmasına yönelinerek, bir kuram oluşturmak,
ardından bu müziğin bağlamına yönelik felsefi, estetik çalışmalarda
bulunmak olmalıdır.
Müziğe içeriden ve dışarıdan, yani farklı dallardan müdahaleler
yapılmış ve bugünkü olumsuz sorunlar ortaya çıkmıştır. Yekta-Arel-Ezgi-
Uzdilek gibi değerli müzik bilimcileri sistem konusunda çalışırken,
sosyologlar ve politikacılar ise müziğin bağlamına yönelik
çalışmışlardır. Böylece yanlış yönlendirmeler meşrulaşmıştır. Örneğin
Z. Gökalp tezleri temel tez olarak ele alınmış, müzik çalışmaları tek
boyuta indirgenmiştir. Sosyologlar arabeski gecekonduya hapsedip,
modern karşıtı ilan etmişler, böylece bu türün akademik alandaki
çalışılması bile gayri resmi yasak konuma getirilmiştir. Kendi
coğrafyamızda üretilen bir müziğin yabancı müzikologlarca incelenmesi
ve bizlerin bu duruma hayranlıkla seyirci kalmamız, kültürümüzün
yağmalanması anlamına gelmektedir. Yabancı müzikologlara müzikal
kültürümüzü altın tepside sunan hizmetkârlar konumuna gelme
aşamasındayız.
Yanlış temeller üzerine kurulmuş akademik eğitim11 hala sürmektedir.
Böyle bir eğitim ve ekonomik sorunlar, temel kuram eksikliği, icranın
ön planda oluşu müziğimizi popüler kültüre hapsetmiş ve "piyasa"
hizmetçisi yapmıştır. Bu olumsuz tablonun yanında Gazimihal, Oransay,
Saygun ve Y. Tura gibi müzikbilimciler müziğin kuramına yönelik
çalışmalarla Türk müzikolojisinin diğer disiplinlerce de tanınmasını
sağlamışlardır. Çalışmaların olumlu bir yönü de müziğin üzerindeki
sosyal bilimcilerin gölgesi yavaş yavaş kalkmaya başlamıştır.
Müzikoloji ile müzik bestecisi arasındaki kopukluğun ortadan kalkmaya
başlaması, müzikoloji bölümlerinden yetişenlerin literatüre yönelik
çalışmalarda bulunmaları12, müziğin gidişatını olumlu yönde
etkilemektedir. Resmi eğitime sıkışmayan müzikoloji çeşitli kurumlarda
da çalışma alanları yaratmıştır. Radyo programları, müzik ve sanat
festivalleri müzik üzerine yazılan deneysel, bilimsel, felsefi yazılar
müziğin gidişatındaki olumsuzluğa set olmaya başlamıştır.
Müzikoloji müziğin bu günü ve yarınına yön verme yolunda ilerlerken,
tarihin koridorlarındaki sesleri de yeniden canlandırmaktadır.
« Önceki ::
Son Yazılarım
- OSMANLI'DA MUSİKİ
- PİYANO EĞİTİMİNDE BİLEK KULLANIMININ ÖNEMİ
- NEDEN PİYANO EĞİTİMİ ?
- ANA SINIFLARINDA MÜZİK EĞİTİMİ
- ÇALGI EĞİTİMİNİN İLKÖĞRETİM ÇAĞINDAKİ ÖNEMİ
- MÜZİĞİN ÖĞELERİ
- SESİN OLUŞUMU ve ÖZELLİKLERİ
- DİYEZLİ ve BEMOLLÜ TONLAR
- SES
- TÜRKİYE'DE MÜZİKOLOJİNİN MÜZİK ALANINA KATKILARI