ATATÜRK'ÜN GÜZEL SANATLAR ALANINDA AÇTIĞI YENİ UFUKLAR

Güzel Sanatlar Alanında Çağdaşlaşma

 

Atatürk, Türk toplumunu çağdaş medeniyet hedefine yöneltirken, diğer alanlarda olduğu gibi Güzel Sanatlarda da yeni ufuklar açmıştır.

O kültür ve sanat alanındaki çalışmaları yönlendirirken temel düşüncesi, Türk kültürünü ve sanatının yüksek bir düzeyde olduğunu herkese ispat etmektir. Bunun için kültür ve sanat adamlarını korumuş, kollamış ve onların çalışmasını desteklemiştir. “Efendiler… hepiniz mebus olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız.” sözleriyle onları onurlandırmıştır.

Sanat ve kültür adamlarını yetiştirecek kurumlar açmış, bu maksatla yurtdışına eleman göndermiştir. Ona göre güzel sanatlarda başarı, bütün inkılâpların başarıldığının kesin bir delilidir.

Zira inkılâpların en güç olanı halkın zevkine hitap eden dil ve güzel sanatlardaki inkılâplardır. Ona göre güzelliklerin türlü şekillerde ifadesiyle güzel sanatların çeşitli dalları oluşturmuştur. Bunu şu şekilde açıklar: “Sanat, güzelliğin ifadesidir. Bu ifade sözle olursa şiir, nağme ile olursa musiki, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa… mimarlık… olur.”466

Atatürk sanatı devletin görevleri arasına alarak ona gelişme yollarını açmış, daha da önemlisi güzel sanatların bazı dallarında mevcut engel ve yasakları kaldırmıştır. Özellikle resim ve heykel konusunda sıkıntı yaratan engellerin kalkması, sanat çalışmalarına yepyeni ufuklar açmıştır.

Atatürk döneminde güzel sanatların çeşitli dallarında yapılan çalışmaları özetle hatırlamakta yarar vardır.

 

 

Resim

 

Dini inanışlar nedeniyle Batı anlayışlı resim Osmanlılara ancak onsekizinci yüzyıl sonlarında gelmiştir.

Güzel sanatlarla ilgili ilk yüksek seviyeli okul ancak 1883’de Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla açıldı.

Cumhuriyet döneminde, 1926’da açılan Gazi Eğitim Enstitüsü’nde bir resim bölümü faaliyete geçirildi.

1927 Sanayi-i Nefise Mektebi, Güzel Sanatlar Akademisi’ne dönüştürüldü. Resim öğrenimi için Avrupa’ya öğrenci gönderildiği gibi yabancı hocalardan da yararlanıldı.

Ressamların resimlerini sergileyebilmeleri için Resim ve Heykel Müzesi açıldı.

Devlet daireleri Atatürk resimleri ile süslendi. Resim yarışmaları düzenlendi.

Devlet binalarına sanat eserleri konulmaya başlandı.

 

 

Heykel

 

Atatürk döneminde heykel alanında yapılan çalışmalar adeta ihtilal niteliğindeydi.

İslami inançlar nedeniyle heykel yapımı yasaklanmıştı. Gerçi, 1883’de açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde heykelcilik bölümü mevcuttu ama ciddi bir gelişme imkânı bulunamamıştı.

Cumhuriyet’le birlikte durum değişti. 1923’de Bursa’da kendisine abideler hakkında soruya Atatürk’ün verdiği cevap, yeni rejimin konuya bakış açısını netlikle ortaya koyar: “Dünyada medenî, ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir millet mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Abidelerin şuraya buraya tarihî hatıralar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler din hükümlerini gereği gibi araştırıp tetkik etmemiş olanlardır… Aydın ve dindar olan milletimiz ilerlemenin vasıtalarından biri olan heykeltraşlığı en son derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlatlarımızın hatıralarını güzel heykellerle dünyaya ilân edecektir.”467

Bu konuşmadan üç buçuk yıl sonra, ilk Atatürk heykeli Gülhane Parkında Sarayburnu'nda açıldı.

Bunu Ankara’da Ulus’taki Zafer Anıtı (1927), Afyon Zafer Anıtı, Samsun Atatürk Anıtı gibi eserler takip etti. Bu eserler Avusturyalı sanatçı Krippel’e aittir.

İtalyan heykeltıraş Canonica ise, Ankara Etnografya Müzesi Atlı Atatürk Heykeli, Ankara Zafer Alanı Atatürk Anıtı, İstanbul Taksim Cumhuriyet Anıtı, İzmir Atatürk Heykeli gibi eserler ortaya koydu.

1930’lardan sonra Türk Heykeltıraşların çalışmaları ön plâna çıkmaya başladı 1937’de Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümünün başına Belling getirildi.

Bölüme bir canlılık ve yeni görüş açıları kazandırıldı468.

 

 

Mimarlık

 

Mimarlık alanında bu dönemde, iki farklı devir göze çarpmaktadır.

1908’lerde başlayan Millî Mimarlık akımı 1927’e kadar etkili olmuştur. Akımın öncülüğünü yapan Kemalettin ve Vedat gibi mimarlar, yeniden imara başlanan Ankara’da, eski Türk mimarlığından esinlenen elemanlar kullanarak bazı eserler meydana getirdiler.

TBMM Binası, Ankara Palas, Vakıf Apartmanları, Gazi Eğitim Enstitüsü…v.s. gibi. Alman ve Avusturyalı mimarların devreye girmesinden sonra, cephelerdeki bezemeler bırakılmış betonarme iskelet ön plâna alınmıştır.

Sağlık Bakanlığı, İsmet Paşa Kız Enstitüsü, Konservatuar, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binaları bu akımı yansıtırlar.

 

 

Sahne Sanatları

 

Atatürk Güzel Sanatların diğer dallarında olduğu gibi Sahne Sanatlarını da teşvik etmiş, tiyatronun çağdaş bir yapıya kavuşmasını istemiş, özellikle bayanların sahnede yer almalarına önem vermiştir.

Aslında, Batı Tiyatrosu Türkiye için yeni bir sanat dalı sayılırdı. Gerçi Anadolu’da öteden beri köy oyunları, halk tiyatrosu diyebileceğimiz kukla, karagöz, ortaoyunu gibi etkinlikler vardı. Metine dayalı Batı Tiyatrosu ancak XIX. yüzyıl ortalarında Türkiye’de boy gösterdi. Abdülmecit’ten başlayarak padişahlar tiyatroya ilgi duymuşlar, saraylara birer tiyatro yaptırmışlardı.

Meşrutiyet döneminde Devlet tiyatrosu niteliğinde Comédie Française’den esinlerek tiyatro ve müzik bölümlerinden oluşan Darülbedayi kuruldu. Darülbedayi 1934’e kadar Türk tiyatrosunun kalbi olarak faaliyetini devam etti. 1934’de yeniden düzenlenerek İstanbul Şehir Tiyatrosu adını aldı. Sahne sanatları ve müzik dallarında öğretmen ve öğrenci yetiştirmek maksadıyla 1934’de Ankara’da Millî Musiki ve Temsil Akademisi kuruldu. Kurumun adı 1936’da Ankara Konservatuarı, 1940’da da Devlet Konservatuarı olarak değiştirildi.469

Sahne sanatlarının en zoru olan Opera konusunda öncülük eden, Türk sanatçılarını arkalayan da Atatürk’tür. İran Şahı’nın Türkiye’yi ziyaretinde oynanmak üzere bir eser hazırlatmıştır. Eser iki devlet başkanının hazır bulundukları Ankara Halkevinde sahneye konulmuştu. Konservatuar kurma hazırlıkları başlayınca, “temsil şubesini” oluşturmak ders plânlarını yapmak üzere Prof. Carl Ebert çağrıldı. Prof. Ebert Tiyatro Bölümünün ve Opera Bölümünün ders programlarını hazırladı. Ayrıca Operaya bağlı Bale sınıfları kurmak yolunda çok gayret sarfetti. Ancak konservatuar, Atatürk’ün ölümünden sonra 1940’da gerçekleşti.

Gençlerin müzik eğitimi görebilecekleri bir okul Darülbedayi adıyla 1913’de öğretime başlamış ve 1917’de Darülelhan adıyla öğretime devam etmiştir. Cumhuriyet dönemine geçildiğinde, yeni düzenlemeler yapılırken müzik öğretmenleri yetiştirmek maksadıyla Musiki Muallim Mektebi açıldı. Daha sonra Darülelhan (güzel ezgilerevi), İstanbul Belediye Konservatuarına dönüştürüldü470.

Alafranga müzik, saraya bağlı olarak faaliyet gösteren, Mızıka-ı Hümayûn çevresinde, şekillenmişti. Yeniçeriliğin kaldırılmasından sonra, o zamana kadar askerî müziği temsil eden mehterhane kapatılmış ve II. Mahmut’un emriyle, Mızıka-i Hümayûn adıyla, Donizetti tarafından bir bando takımı kurulmuştu. Bu kuruluş Batı müziğinin Osmanlıya açılan penceresi olmuştu. Cumhuriyetin başlangıcında İstanbul’da faaliyette bulunan bu kuruluş, 1924’de Ankara’ya getirildi. Riyaseticumhur Musiki Heyeti adıyla, Cumhurbaşkanlığı makamına bağlandı ve bir süre sonra adı Riyaseticumhur Filarmonik Orkestrası olarak değiştirildi.

Çağdaş müzik çalışmaları, cumhuriyetin açtığı müzik okullarında gelişti. Ankara Musiki Muallim Mektebi bu okulların öncüsü oldu. Okulun temel amacı ortaöğretim kurumlarına müzik öğretmenleri yetiştirmekti. Okul müzik öğretmeninin yanı sıra orkestra elemanı da yetiştirmekteydi. Okula nitelikli öğretim kadrosu oluşturmak için Avrupa’ya seçkin öğrenciler gönderildi. Öğrenimlerini bitiren genç hocalar, okulda ders verdikleri gibi, çağdaş besteleriyle, Çağdaş Türk Müziğinin öncüsü oldular.

Bu arada İstanbul’da Darülelhan’ın”Şark Musikisi Şubesi” kapatılmış, sadece araştırma yapılmasına izin verilmiş, kurumda yeni bir düzenleme yapılarak adı İstanbul Konservatuarı olarak değiştirilmiştir. Konservatuar bundan sonraki çalışmalarını Anadolu’dan müzik derlemelerine kaydırdı. Bunun amacı Türk bestecilerine, Türk müziğinin öz kaynağı olan halk ezgilerini sunmak ve bunların çağdaş Batı müziği tekniği ile işlemek, milli müziği yaşatmaktır471.

Konservatuarların yanı sıra 1932’den itibaren faaliyete geçen Halkevleri de bu yolda çalışmalar yaptılar. Açtıkları, mandolin, keman, piyano kursları çeşitli konserlerle atılımı desteklediler.

1934’e gelindiğinde Atatürk durumdan henüz memnun değildir. 1 Kasım 1934’de TBMM’nin Dördüncü Toplanma yılını açarken müzik çalışmaları ile ilgili görüşünü şöyle ifade eder: “…Bugün dinletmeye yeltenilen musiki yüz ağartacak değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal; ince duyguları, düşünceleri anlatan; yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir. Kültür İşleri Bakanlığının buna değerince özen vermesini, kamununda bunda ona yardımı olmasını dilerim.”472

Bu sözlerden anlaşılacağı gibi, Ulu Önder, Türk musikisinin, halk kaynağından esinlenen milli duygu ve düşünceleri, Batı Müzik tekniği ile işlenerek yükselmesini ve evrensel müzik âleminde yer almasını arzu etmektedir.

Atatürk’ün müzik konusundaki uyarısı üzerine, Kasım 1934’de Ankara da bir müzik kongresi toplandı. Kongrede “memleketin her türlü musiki ihtiyacını temin edecek, bütün musiki ihtisas şubelerini kapsayacak bir kuruma ihtiyaç olduğu” belirtilerek Devlet Musiki Konservatuarı ya da Devlet Musiki ve Tiyatro Akademisi ismiyle bir kurum oluşturulması öneriliyordu. Ayrıca güzel sanatlarla ilgilenmek üzere, Kültür Bakanlığı bünyesinde bir “Ar Genel Müdürlüğü” kurulması öneriliyordu. Adı geçen Genel Müdürlük 1935’te çıkarılan yasa ile hayata geçti.473

“Bir musiki konservatuarı oluşturmak ve Türkiye’de musiki kültürünün organizasyonu” işlerinde Bakanlığa danışmanlık yapmak ve çalışmalar hakkında tafsilatlı rapor vermek şartıyla, Alman Profesör Paul Hindemith ile anlaşma yapıldı. Hindemith, 1935’ten 1938’e kadar aralıklı olarak Türkiye hesabına çalıştı. “Türk Musiki Hayatını kurmak için teklifler” başlıklı geniş kapsamlı bir rapor sundu. Rapor konservatuarın amacını, yönetimi ve öğretim ilkelerini, ders programlarını sınav yönetmeliğini kapsamaktaydı. Hindemith Musiki Muallim Mektebi içinde önerilerde bulundu ve yeni öğretim elemanları sağladı. Gazi Terbiye Enstitüsü’nde açılacak müzik bölümünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Çağdaş Türk Müziğinin oluşmasına olumlu katkılarda bulundu.

Atatürk döneminde, çağdaş Türk müzisyenlerini etkileyen yabancı uzmanlardan biri de Macar Béla Bartok’tur. Béla Bartok Kasım 1936’da Ankara’ya geldi. Konferans ve konserleri ile büyük ilgi topladı.

Özellikle halk müziğinden derlemeler yapılması üzerinde durdu. Bir Halk Musikisi Arşivi oluşturulmasında ısrar etti. Ona göre, bu arşiv Türk bestecilerine zengin malzeme sağlayacak ve onlar için esin kaynağı olacaktı. Hindemith’de aynı kanıyı paylaşmaktaydı. 1937’den 1952’ye kadar Anadolu’da derleme gezileri yapılarak zengin malzeme toplanıldı.

Bütün gayretlere rağmen Konservatuar, aziz Atatürk’ün gözlerini dünyaya kapatmasından sonra, 1940’da açıldı.

Sonuç olarak şunu rahatlıkla ifade edebiliriz: Atatürk, diğer alanlarda olduğu gibi, güzel sanatlar alanında da çağdaşlık yolunu açan ve bu yönüyle Türkiye’de güzel Sanatlar alanında da Türk Rönesansını başlatan bir liderdir474.

Yorum Yaz